Psikoloji Dünyasından Haberler

Son dönemde yapılan araştırmalar travma sonrası stres bozukluğu hastalığının migren olan kişilerde migren olmayan kişilere göre daha sık görüldüğünü ortaya koymuştur. Ayrıca migreni olan erkeklerin travma sonrası stres bozukluğu geçirme riski migreni olan kadınlara göre daha fazla olduğu bulunmuştur.

Drexel Universitesi Tıp Fakültesi’nden Nörolog Prof.Dr. B. Lee Peterlin ve ekibinin yaptığı bir araştırmaya göre, migren ve travma sonrası stres bozukluğunun birlikte görülme sıklığı kadınlarda erkeklere göre daha fazla olmasına rağmen, travma sonrası stres bozukluğu ve migren eş zamanlı geliştiği durumlarda erkeklerin oranı kadınların oranından 4 kat daha fazladır.

Bu sonuca dayanarak TSSB ve Migren ilişkisi açısından cinsiyet hormonlarının önemli bir rolü olduğu görülmektedir.

Travmatik olayın yaşandığı yaş dilimi, TSSB ve Migren ilişkisi açısından önemli bulunan bir diğer faktördür. Araştırmacılara göre, travmatik yaşantı 13 yaşından önce yaşanmışsa, kişide depresyon gelişme riski TSSB gelişme riskine göre daha fazla iken; travmatik yaşantı 12 yaşından sonra yaşanmışsa, TSSB’nun görülme riski daha fazladır

Travmatik bir yaşantı sonrası migren gelişen kişilerin çoğunda madde kullanma, cinsel taciz gibi travmatik yaşantılar 13 yaşından önce görüldüğü belirtilse de, trafik kazaları ya da savaş gibi diğer travmatik yaşantıların yaygın olarak 12 yaşından sonra yaşandığı görülmektedir.

Sonuç olarak, migreni olan kişilerin TSSB geliştirme riskinin travmatik olayın türü, yaş ve cinsiyete göre farklılaştığı söylenebilir. Ayrıca araştırmalar, TSSB ile ilişkili migren hastalarından migren ataklarının daha şiddetli ve uzun olduğunu göstermektedir.

Peterlin’e göre güncel veriler, davranışsal TSSB tedavisinin kronik ağrı durumları için tek başına pozitif bir etkisi vardır. Bu nedenle, hekimler migreni olan kişileri, özellikle de erkekleri TSSB açısından değerlendirmelidir.

Daha da ötesinde, migren ve travma sonrası stres bozukluğu olan kişiler için davranışsal terapinin tek başına veya ilaç tedavisi ile birlikte göz önünde bulundurulması gerektiği belirtilmektedir.

Araştırmacılar, sonraki araştırmalarda bu araştırmada bulunan cinsiyet farlılıklarının migren ve TSSB ilişkisi açısından ele alınması gerektiği ve TSSB ve migren olan kişiler için uygun tedavi seçeneklerinin oluşturulmasının önemine işaret etmektedirler.

Kaynak:http://psychcentral.com/news/2011/06/02/migraine-sufferers-at-greater-risk-for-ptsd-especially-men/26625.html

 

Romantik komedi filmleri, pop müzik ve genel anlamıyla popüler kültür, mutluluğun kişinin mükemmel eşi bulmasından geçtiğini söyleyebilir. Ancak, mutlu bir ilişkinin sırrı iki kişi arasındaki karakter özelliklerinin sihirli bir uyumu değil. İlişkiyi sürdürme ve geliştirmeye ilişkin becerilerin öğrenilmesi mümkün.

İki tarafın da birbirine güvendiği ve birbirlerine açılarak kırılgan yönlerini paylaşabildikleri yakın bir ilişki istiyorsanız, minnettarlığınızı daha çok ifade etmek isteyebilirsiniz. Minnettarlığın dışa vurumu, eşinizin gözündeki imajınızı geliştirmekte ve duyguların paylaşılabileceği açık bir ortam yaratmakta diğer olumlu duyguların dışavurumuna oranla daha etkili oluyor.

Başarılı ilişkilerde minnettarlık duygusunun en ön sırada gelmesi pek de şaşırtıcı değil. Aslında, karşı tarafı takdir edebilmek uzun süreli evliliklere etki eden en önemli faktörlerin arasında geliyor. 2005 yılında yapılan araştırmalardan biri yeni evlenen çiftlerde evlilik uyumunda ve evlilikten alınan tatmininde tarafların minnettarlık duygusunun büyük etkisi olduğunu vurguluyor (Scramm, Marshal ve Harris). Yeni evlenen çiftler takdir ve minnettarlık gösterebilen eşleri daha olumlu algılıyorlar. 3 hafta boyunca düzenli olarak minnettarlığını paylaşan çiftlerde dayanışma duygusunun arttığını dile getiriyorlar.

Minnettarlığın ilişki üzerindeki etkileri karmaşık olsa da, Emotion akademik dergisindeki yeni çalışmalardan biri minnettarlık duygusu sayesinde eşin karşı tarafı daha olumlu görmesinin mümkün olduğunu netleştiriyor (Lambert, Fincham 2011). Çalışmanın öne sürdüğüne göre, bu durum eşlerin ilişkiye yaptıkları uzun vadeli yatırımlarını arttırmalarında ve aynı zamanda tarafların ilişkiyle ilgili sıkıntılarını dillendirmelerinde etkili oluyor, ilişkinin sağlığına katkıda bulunuyor.

Minnettarlığı göstermenin basit yolları:

· Gerekli çabayı gösterip eşiniz hakkında ne düşündüğünüz ve neyi olumlu gördüğünüzü zihninizde canlandırın

· Bu minnettarlığı, belki de normalde yapmayacağınız bir şekilde, sözlü veya yazılı olarak paylaşın

· Ufak, ama karşı tarafın çabasını takdir ettiğinizi vurgulayan hareketler yapın (ev veya yemek işlerine yardımcı olmak, yapılması gereken bir işi halletmek gibi)

Kaynak: Christy Matta, M.A.; http://blogs.psychcentral.com/dbt/2011/03/a-secret-to-a-happy-marriage/

 

Pek çok insan zaman zaman kendisini kötü hisseder. Kişinin kendi yargıları ya da diğerlerinin yargıları nedeni ile kendisine duyduğu saygı azalabilir. Herkesin kendisini iyi hissetmeye hakkı vardır; ancak bu bir engelle başa çıkmaya çalışırken, iş ortamındaki baskıyla, önemsediğiniz biri ile bir araya gelmeniz zor olduğunda ya da birinin aşağılayıcı sözleri karşısında zor olabilir. Kendi kendinizle “ben iyi değilim”, “hiç başarılı olmayacağım” ya da “hiç kimse beni sevmiyor” gibi negatif konuşmalar yapmaya başlarsınız. Negatif konuşmaya devam ederseniz de bu ifadelere inanmaya başlarsınız. Ayrıca bu anlarda kendinize ve diğer insanlara kırıcı şeyler de yapabilirsiniz.

Aşağıdaki liste öz-saygı oluşturmanıza ve bununla kendinizi iyi hissetmenize yardımcı olabilir. Kendiniz hakkında iyi şeyler düşünmek ve iyi hissetmek için nasıl bir direnç oluşturduğunuzu fark edebilirsiniz. Bu normaldir; iyi düşünmenizi ve iyi hissetmenizi engellememelidir. Zamanla bu hisler azalacaktır.

Öz-saygınızı arttırmak için neler yapabilirsiniz?

1) Kendi kendinize konuşun:Kendinize moral konuşması yapın. Kendinize kendiniz hakkında doğru ve beğenilen özelliklerinize dair güçlü ve pozitif ifadeler kurun. Kendinize güzel, zeki, akıllı vb. olduğunuzu söyleyin. Eğer kendinizi sürekli yeriyorsanız, kendinizle yaptığınız bu diyalogu hatırlayın ve negatif düşüncelerinizi pozitif düşünceler ile değiştirin. Pozitif düşüncelerinizi, sözler ve davranışlar ile pekiştirin. Bu ifadeleri kullanmanız hayatınızda değişiklikler yapmanız için sizi güçlendirecektir.

2) Kendiniz ile ilgilenin:Kendinize iyi baktığınızda, kendinizi iyi hissetmeye başlayacaksınız.

  • Sağlıklı yemekler yiyin ve abur cuburdan uzak durun. Sağlıklı beslenirseniz daha iyi ve enerjik hissetmeye başlayacaksınız.

  • Egzersiz yapmak kendinizi iyi hissetmenize ve enerjik olmanıza yardımcı olabilir. Egzersiz yapabileceğiniz bir zaman dilimi ayarlayın. Yürüyüş yapabilirsiniz, koşabilirsiniz, bisiklete binebilirsiniz, bir sporla ilgilenebilirsiniz veya müzik dinleyip dans edebilirsiniz. Size iyi hissettiren birini tercih edebilirsiniz. Eğer spor yapmanızı kısıtlayan bir sağlık probleminiz varsa, doktorunuzla konuşun. Doktorunuz yapabileceğiniz aktiviteler üzerine öneride bulunabilir.

3) Bir başarıdan yararlanın:Geçmiş başarılarınıza bakın. Sonucunda bir şey kazandığınız, sizi zorlayan şeylerin üstesinden geldiğiniz bir anı düşünün. Kendinizle övünün ve kendinize “onun üstesinden geldiysem, bunu da başarabilirim ve bunun da üstesinden gelebilirim.” deyin. Önceki hedefinize ulaşmaya çalışırken kullandığınız güçlü yanlarınızı şimdiki hedefinizde de kullanın. Geçmiş başarınızı hatırlamak engelleri aşmanıza yardımcı olabilir.

4) Keyif aldığınız şeyleri yapın: Yapmaktan keyif aldığınız şeylerin listesini yapın ve bu listedeki maddelerden seçtiklerinizi her gün uygulayın. Mesela; gitar çalmak, resim yapmak, kitap okumak, parkta yürüyüşe çıkmak gibi.

5) İnsanlarla vakit geçirin:Pozitif ve size iyi davranan insanlarla vakit geçirin. Size her zaman kötü hissettiren negatif insanlardan uzak durun.

6) Yaşadığınız alanı kişiliğinizi gösteren bir yer olarak düzenleyin:Apartmanda, evde, dar ya da geniş bir yerde nerede yaşıyorsanız orayı rahat ve size hitap eder şekilde düzenleyin. Eğer bu alanı biriyle paylaşıyorsanız, sadece size ait olan ve nasıl istiyorsanız öyle dekore edebileceğiniz bir alan oluşturun.

7) Küçük hedefler koyun:Kendinize küçük hedefler koydukça başarınızı görebileceksiniz. Koyduğunuz bu hedefleri başardıkça, başarılı hissederken kendinize duyduğunuz güven de artabilir.

8) Aksaklıklar için hazır olun:Bir hedefi başaramadıysanız, daha önce denediğiniz metottan farklı bir metotla yeniden deneyin. Önünüze çıkan bariyerler olacaktır. Bu gibi durumlar ile nasıl baş edebileceğinizi önceden düşünün.

9) Yeni bir şeyler öğrenin ya da becerilerinizi geliştirin:Yeni bir şey öğrenmek güçlenmiş hissetmenize yardımcı olabilir. Bazen yeni bilgiler ile kuşanmak iyi gelebilir. Sizin için neyin işe yarayacağını öğrenin. Kendinize kontrolü ele almayı öğretmek, size değişiklikler yapabileceğinize dair güç ve inanç verir.

10) Kendinize her gün iyi davranın:Gün boyunca kendinize iyi davranmak için neler yaptığınızı yazın, mesela “bugün bir saat spor yaparak kendime iyi baktım” ya da “bugün sağlıklı yemekler yiyerek kendime iyi baktım” gibi.

11) Kendinizi diğerleri ile kıyaslamayın: Kendi hayatınızı başkalarının hayatı ile kıyaslamak ve bunun sonucunda onların hayatın bir alanında sivrildiklerini bulmak sizin öz-saygınızı zedeleyebilir. Başkalarının başarılarına odaklanmak yerine dünden daha iyi olmak için çabalamalısınız.

12) Kendinizi affedin: Hepimiz hata yaparız. Bu insan olmanın bir parçasıdır. Eğer hata yapmasaydık, onlardan bir şeyler öğrenemezdik. Hatalarınızı bir öğrenme fırsatı olarak görün. Kendinizi zavallı hissederek kendinize duyduğunuz saygıyı zedelemek yerine kendinizi affedip onu kuvvetlendirin.

13) Kendinizi kabul edin: Kendiniz ile ilgili değiştirebileceğiniz ve değiştiremeyeceğiniz şeyler olduğunu fark etmeniz gerekir. Mutsuz olduğunuz konular hakkında uğraşın ama boyunuz, geçmiş seçimleriniz, ten renginiz gibi değiştiremeyeceğiniz şeyler var. Onları kabul etmeye ve kendinizi olduğunuz gibi sevmeye başlayın.

14) Negatif düşüncelerinizi pozitif düşüncelere dönüştürün:Kendinize ne söylediğiniz önemlidir. Aklınız duyduğuna inanır. Eğer sürekli kendinizi küçümserseniz, sonunda ona inanmaya başlarsınız. Kendinize her gün ne söylediğinizin farkında olun. Bu düşünceleri bir kenara yazın ve düşüncenizi zorlayın. Mesela, kendinize “ben hiçbir şeyi asla düzgün yapmam” diyorsanız bu düşünceyi yazın ve kendinize aşağıdaki soruları sorun:

Bu gerçekten doğru mu?

Bu düşüncede olmak için ne yaptım?

Hiçbir şeyi asladüzgün yapmamam doğru mu?

Bir sonraki adım pozitif ifadeler düşünmek ya da düşüncelerinizi zorlamaktır. Negatif düşünceleri pozitif düşünceler ile yer değiştirin. Pozitif düşüncelerinizi birkaç defa tekrar edin ve birkaç defa bir kenara yazın. Pozitif ifadelerinizi ise görebileceğiniz bir yerlere koyun. Yukarıda bahsedilen “hiçbir şeyi asla düzgün yapmam” ifadesi yerine kendinize “pek çok şeyi doğru yaptım mesela…” ya da “ben hata yapabilir bir insanım, hata yapmak insan olmanın bir parçası” ya da “pek çok şeyi doğru yaparım” diyebilirsiniz. Olmaz, hiç, yapamam gibi olumsuz sözcüklerden kaçının. Pozitif sözcüklere ve şimdiki zamana odaklanın mesela “ben sağlıklıyım”, “iyi bir işim var” ya da “mutluyum” gibi.

Negatif düşüncelerinizi pozitif düşünceler ile değiştirmek zaman alır ve sabır ve çaba ister. Negatif düşünerek, negatif düşünme huyugeliştirmiş olabilirsiniz. Ama şimdi değişiklikler yapın ve vazgeçmeyin. Kendiniz hakkında iyi şeyler düşünmeyi hak ediyorsunuz.

Kaynakça:http://blogs.psychcentral.com/mental-health-awareness/2014/01/how-to-build-self-esteem/


 


Üstün zekalı bir çocuk olsaydınız sizce hayat nasıl olurdu?

Siz henüz küçük bir bebekken annenizin söylediklerini hemen kavrar, dünyada neler olup bittiğini hemen anlamaya başlar mıydınız? Ana okulda başladığınızda diğer çocuklar ile oynarken hemen farklı bir oyun kurar bir de tüm çocuklara bu oyunda istedikleri rolleri vererek mutlu eder ve sevilen lider mi olurdunuz acaba? Büyük ihtimalle birinci sınıfa geldiğinizde okumayı, yazmayı sayıları hatta toplama işlemini zaten biliyor olurdunuz, bununla da kalmaz fasulyeleri elinize alıp diğer çocuklara görsellerle toplama işlemini anlatıyor olurdunuz belki. Bu durumdan etkilenen sınıfın tatlı çocuğu da size hayran hayran bakıyor olabilirdi. Birinci sınıfa gelmeden önce burada öğretilmesi gereken her şeyi yalayıp yutmuş bu uslu çocuğu sınıf öğretmenin göz bebeği yapması da beklenen sondur tabii. Arkadaşlarınız harflerin seslerini öğrenirken sınıfın içinde a-a-a-bı-bı-bı-ce-ce-ce gibi garip sesler çıkarırken, sizin aklınızı Mısır Piramitlerinin yapımında kullanılan taşlar kurcalıyor olabilirdi örneğin. Sonra mı? Lise ve üniversite sınavlarında doğal olarak başarılı olur, en iyi okullarda okur, yeni arkadaş gruplarınızın zeki espriler yapan, kültürlü ve sevilen kişisi olmak işten bile olmazdı. Muhtemelen iyi okullarla ve farklı alanlardaki başarılarla dolu olması beklenen özgeçmişiniz ile başlangıç maaşı bile yüksek bir işe girer hatta piyasada olmayan bir iş alanı yaratarak kendi işinizin patronu olurdunuz. Bir gördüğünüzü unutmaz, okuduklarınızı adeta ezberler ve asla yanılmayan sezgileriniz sayesinde yaşam anlaşılmaz şekilde kolay olurdu belki.

Maalesef üstün zekâlı çocukların bu tabloya ulaşması işten bile değilken, gelişimsel özelliklerinin gerektirdiği bazı ihtiyaçları karşılanamadığında çocuklar bu tablodan epey uzak kalabiliyorlar. Bazı araştırmalar üstünlerin psikopatoloji geliştirme oranlarının normal zekâ seviyesine sahip olan yaşıtlarından daha düşük olduğuna (Aydın & Konyalıoğlu, 2011); ahlaki gelişimlerinin daha hızlı, fiziksel sağlık ve akademik başarılarının daha iyi olduğuna işaret etmelerine rağmen, üstün zekâlı ve yetenekli çocuk ve ergenlerin yine bu alanlarda ciddi şekilde zorlanabildiğini görüyoruz. Bazen bu olumsuz deneyimlerin izlerini uzun süre üzerlerinde taşıyabiliyorlar.

Farklı alanlarda sıra dışı yeteneğe sahip olan çocukların ebeveynleri ise tüm bu sürece yakinen tanıklık ediyor. Bazı ebeveynler çocuğunun diğer çocuklardan farklı olduğunu görüp bunu anlamlandıramazken, bazıları bunu bile fark edemeyebiliyor. Bu noktada ebeveynlerin çocuklarının gelişimine ve yeteneklerine duyarlı olmaları anlamlı olacaktır. Ancak bazen ebeveynler çocuklarındaki yeteneklerin farkına varsalar da bu yeteneklerin gelişmesi için neler yapacakları ve çocuklarına karşı geliştirebilecekleri sağlıklı tutumların neler olduğu hakkında karar vermekte güçlük çekmektedirler. Ebeveynlerin büyük kısmı ise, ‘bu şartları en azından yeterli derecede yerine getirme sorumluluğu hissettiklerini ancak bu konuda zorlandıklarını deyimi yerindeyse vicdani yük hissettiklerini’ ifade etmektedirler. Dolayısıyla bu özel grubun ebeveynleri içinde bulundukları süreçte desteğe ihtiyaç duyabilmektedir.

Üstün zekâlı ve yetenekli çocukların yaşamında okul ve öğretmenlerle geçen zaman oldukça geniştir. Bu süreçte öğretmenlerin rolü bu çocukların akademik performansının iyi olmasının yanı sıra özel ilgi alanlarındaki gelişimlerini de sağlamak olmalıdır. Bu ilgi alanı su altı dünyasından gezegenlere kadar birçok alana yönelik olabilir, çocuklar bu konularda çok sık soru sorabilir ve sordukları soruların içerikleri bazen yetişkinler için zorlayıcı olabilir. Normal zekâ düzeyinde pek çok çocuğun bulunduğu bir sınıfta birkaç üstün zekâlı çocuk ile ilgilenmek pek de kolay olmayabilir. Eğitimciler bu çocukların akademik yanlarını geliştirmeye çalışırken bir yandan da günlük pratikte onlarla iyi ilişkiler kurmak ve sürdürmekte bazı noktalarda güçlük yaşabilirler.

Üstün zekâlı çocukların karşılaşabilecekleri güçlükler

Akademik yaşam

Bu çocuklar zihinsel gelişimlerine uygun eğitim almak ihtiyacı içindedirler. Normal düzeyde zekâya sahip öğrenciler için oluşturulmuş bir eğitim modeline, bu model çok başarılı olsa dahi, uyum sağlamakta güçlük çekebilirler. Normal düzeyde zekâya sahip olan yaşıtlarından hızlı öğrenen üstün zekâlı çocuklar, belirli bir bilgiyi ilk anlatıldığı sıralarda öğrendiklerinden bunu öğrenmek için daha fazla tekrara ihtiyaç duymamaktadırlar. Hatta yapılan tekrarlar öğrencilerin ilgilerini kaybetmelerine, konsantrasyonlarının bozulmasına ve dolayısıyla performanslarının düşmesine neden olabilmektedir. Literatürde bu duruma ‘düşük başarı sendromu' (underachievement syndrome) adı verilmektedir (Delisle & Berger, 1990). Aslına bakarsanız, pek çok çocuk okuldaki derslerinde ilgisiz ve başarısız bulunduğu için bir rehber öğretmen ya da psikologa yönlendirilmekte ve üstün zekâlı adını alarak sırasına geri dönmektedir.

Sosyal yaşam

İlkokul çağındaki çocukların sosyal yaşamının önemli bölümünü okuldaki arkadaşları ile geçirdikleri vakit oluşturmaktadır. Ancak üstün zekâlı çocukların sosyal gelişimi normal zekâya sahip yaşıtlarından farklı ilerlemektedir. Örneğin, bu çocuklar, yaşıtlarından ziyade, kendilerinden büyük çocuklarla karmaşık oyunlar oynamaktan ve yetişkinlerle iletişim kurmaktan daha çok keyif alırlar; kurdukları oyunlarda lider olmakta ısrarcı olup bunun için diğer çocuklara baskıcı davranabilirler; çoğu zaman özel ilgi alanları olan tarih, uzay, arkeoloji gibi bilimsel konular üzerine konuşmak isteyebilirler. Bu sosyal gelişim özellikleri yaşıtları ile doyurucu iletişim kurmalarına engel oluşturabilmektedir.

Düşünün ki, siz futbol ya da sezon indirimlerinden bahsetmek isterken karşınızdaki kişi sürekli gezegenlerden bahsetmek istiyor, bu konuda tartışmalar açıyor ve sorular soruyor. Hatta bazen sizinle değil de etrafınızdaki yaşça büyük kişiler ile sohbet etmenin daha keyifli olduğunu size açıkça belirtiyor. Birkaç denemenin ardından bu kişi ile iletişim kurmakta güçlük yaşadığınızı fark edip, daha yakın bir ilişki kurmak ve sürdürmek için çabalamaktan vazgeçebilirsiniz. Böyle bir ilişki için bu son doğal ve anlaşılabilir gibi görünüyor. Hatta büyük ihtimalle karşınızdaki kişinin ‘bu son’u yaşadığı ilk ve tek kişi siz değilsinizdir. Karşınızdaki kişinin ayakkabılarını giyip dünyaya baktığınızda ise anlaşılmadığınızı, kendinizi anlatamadığınızı hissedebilir ve belki insanlara kendinizi anlatmaya çalışıp durmanın yararsız bir çaba olduğu kanısına varabilirsiniz. Üstün zekâlı çocuklar çevrelerindeki diğer çocuklar ile sağlıklı iletişim kuramadıklarında, mevcut potansiyel yeteneklerini açığa çıkarmakta ve kendilerini açıkça ifade etmekte zorlanır, kendilerini farklı ve dışarıda hissedebilirler. Bu gibi durumlar üstünlerin duygusal problemler yaşamasına da neden olabilir (Enç, 2011).

Duygusal Yaşam

Bu gruptaki çocuklar duygusal gelişim özellikleri nedeni ile bazı psikolojik güçlükler yaşayabilir (Enç, 2011). Akademik, sosyal ve duygusal ihtiyaçlarının karşılanmaması halinde üstün zekâlı ve yetenekli çocuklar ortalama zekâya sahip akranlarının yaşayacağından daha şiddetli engellenme hissi ve hayal kırıklığı yaşayabilir; aşırı uçlarda tepkiler (çevreye zarar vermek ya da içe kapanma) verebilir (Webb, 2002).

Yaşamdaki güçlüklerle baş etmek için bazı kaynaklar kullanırız. Bunlardan bazıları yakın arkadaşlarımız ve akademik başarımız olabilir. Ancak üstün zekâlı çocuklar iç dünyalarında yaşadıkları güçlükler ile mücadele etmek için bu kaynakların kapısını çalıp ses alamadığında bazı psikolojik sorunlar ortaya çıkabilir. Literatürde düşük özgüven,aşırı heyecanlı olma, yoğun kaygı, depresyon (Fonseca, 2011), obsesif kompulsif bozukluk, yeme bozukluğuve intihar girişimi bu grupta en sık görülen sorunlardır.

Üstün zekânın kendini ifade etmesine ortam sağlanamadığında yaratıcı üretkenliği kaybolacak ve hayata katabileceği pek çok değer farkına bile varılmadan kaybolup gidecektir. Tüm bu muhtemel sorunların da kendilerine, ailelerine ve ülkeye katkıda bulunmaktan çok yük getireceği de açıktır. Bu nedenle üstün zekâlı çocukların karşılaşabileceği problemlerin ve bunların temelinde yatan sebeplerin farkında olmak, bunları önlemek ve çözüme kavuşturmak çok değerlidir. Bu özel ihtiyaç grubunun belirli konularda özel ilgiyi hak ettikleri konusunda birçok araştırmacı da hemfikir görünüyor.

Neyse ki..

Bu muhtemel sorunlar ve olumsuz etkileri ile başa çıkabilmek ve şu ilk tabloya ulaşabilmek için çok sayıda tekniğimiz wvar. Yurt dışında ve Türkiye’de üstün zekâlı ve yetenekli çocuklar ile yapılan çalışmalarda edinilen deneyimler ve akademik birikim de bu özel gruba, ailelerine ve öğretmenlerine verilen psikolojik desteğin önemini gösteriyor.

Üstünler yeteneklerini sergileyebildiklerinde kendileri için hayati önemi olan başarı duygusunu tadarlar. Bu da motivasyonlarını ve performanslarını arttırmaktadır. Kendilerine bahşedilmiş olan sıra dışı yetenekleri kaybolup gitmekten kurtulurken, çocuklar kendilerini daha olumlu algılamaya başlayabilir. Bu da özgüvenlerini geliştirir. Kendini gerçekleştirme yolunda adımlar atan üstünler bunun olumlu etkilerini sosyal ve duygusal yaşamlarında da görebilirler. Böylece çocuklar üstün olmanın potansiyel dezavantajlarını yaşamak yerine, içlerinde var olan yetenekleri geliştirerek ideallerinin peşinden giden, kendileri ve dünyaya katkıda bulunan birer zenginlik haline gelebilir.

 

Uzm. Psikolog Zeynep Zat

Referanslar

Aydın, O. & Konyalıoğlu, P. (2011). 18-21 yaş grubu bireylerin genel zeka düzeyleri ve psikolpatolojik semptom düzeyleri arasındaki ilişki. Türk üstün zeka ve eğitim dergisi, 1 (1), 77-103

Delisle, J. R., & Berger, S. L. (1990). Underachieving Gifted Students.ERIC EC Digest #E478. Retrieved July 29, 2009, from http://”highlyable”kids.about.com/od/schoolissues/a/underachieving.htm

Enç, M. (2011). Üstün yetenekli çocukların hakları. In F.Levent (Eds).Üstün yetenekli çocukların hakları el kitabı: anne-baba ve öğretmenler için el kitabı. 1. Türkiye Çocuk Hakları Kongresi, Çocuk Vakfı Yayınları, 87, Yayın dizisi: 12, s. 52.

Webb, J.T. (2002). Existential depression in gifted individuals. Great potential press.

Fonseca, C. (2011). Emotional intensity in gifted students.Texas. Prufrock Press.

 

İngiltere’de yapılan bir çalışma, psikolojik terapinin kişilerin mutluluğunda maaşlarına zam almak veya piyango bileti kazanmaktan daha etkili olabileceğini öne sürüyor.

Araştırmacılar taradıkları binlerce kişilik veri sonucunda ruhsal sağlıkta 1,329$’lık terapi ile gerçekleşen olumlu değişim için maddi durumda 41,512$’lık bir artış olması gerektiğine ilişkin bir tahmin oluşturdu.

Bu anlamda terapinin maliyet-etkinliği anlamında para kazanmaktan 32 kat daha etkili olduğu söylenebilir, diyor araştırmacılar.

Araştırma 18 Kasım Health Economics, Policiy and Law dergisinde yayınlandı.

Warwick Üniversitesi’nden Chris Boyce, “Psikolojik sıkıntıları çözümlemekte psikoterapinin, finansal gelir ile karşılaştırıldığında çok daha etkili olduğunu gösterdik,” diyor, “Bu sadece psikolojik ızdırabın manevi tazminat olarak paraya dönüştürüldüğü hukuk alanı için önemli değil, kamusal anlamda sağlık için de önemli anlamlar taşıyor.”

“Toplumlarımızda mutluluk ve sağlık için paranın etkisi çoğunlukla abartılıyor,” diyor Boyce. “Öte yandan, sağlılıklı bir psikoloji’ye sahip olmanın olumlu etkisi tam olarak anlaşılmıyor ve insanlar psikoterapinin yaşam kalitesinde ne denli büyük bir etki sahibi olacağını takdir edemiyorlar.”

Kaynak: Robert Preidt

http://www.healthline.com/healthday/psychotherapy-can-boost-happiness-more-than-money-study

 


1. Kendinizi oyalayacak bir şeyler bulduğunuzda, zaman daha hızlı akıp geçiyormuş gibi hissedersiniz. Özellikle asansörlerde neden ayna olduğunu hiç düşündünüz mü? İnsanlar aynada kendilerine bakmaktan hoşlanırlar ve böylelikle zaman daha hızlı geçiyormuş gibi gelir. Zihnimizi meşgul edecek bir uyaran olmadığında öylece hiçbir şey yapmadan zamanın geçmesini beklediğimizde sıkılmamızın nedeni budur.

2. İnsan, hemen başlamak ister. Bu yüzden herhangi bir restorana gittiğinizde hemen önünüze menü getirilir ya da doktora gittiğinizde muayene öncesi bekleme odasında formlar doldurulur.

3. Kaygı, endişe bekleme süresinin daha uzun algılanmasına yol açabilir. Eğer kuyrukta bekliyor ve o kuyruğun en yavaş ilerleyen kuyruk olduğunu düşünüyorsanız zaman sizin için çok yavaş geçer, ya da uçma korkunuza rağmen uçağa bindiyseniz kaygı seviyeniz yüksek olduğu için zamanın akışı çok yavaşlar.

4. Neyi beklediğimizi bilmiyorsak, zaman çok yavaş geçer. İnsanlara ne bekledikleri ve ne kadar bekleyecekleri söylenildiği durumlarda daha sakin olduklarını söyleyebiliriz. Örneğin bir doktor randevununuz var ve otuz beş dakika erken gittiniz, hiç endişelenmeden otuz beş dakika bekleyebilirsiniz fakat randevu saatiniz geçiyor ve size herhangi bir açıklama yapılmıyorsa daha ne kadar bekleyeceğinizi düşünerek endişelenmeye başlarsınız.

5. Beklememize neden olan sorunu bilmek önemlidir. Örneğin çok kötü bir hava varken söylediğimiz bir siparişi, havanın güzel olduğunda söylediğimiz siparişe göre daha sabırlı bekleriz. Beklememize neden olan sorunun ne olduğunu anlamadığımız durumlarda zamanın çok yavaş geçtiğini hissederiz.

6. Adil olmayan beklemeler eşit şartlarda olan beklemelere göre daha uzun sürer. İnsanlar herhangi bir şeyi beklerken eşit şartlar altında beklemek isterler. Herhangi bir şekilde başka bir kişi ya da bir grup adil olmayan bir öncelik kazanıyor ise bu durumdan dolayı sinirlenebilirsiniz. Örneğin metro istasyonunda bir sonraki metroya kimlerin nasıl bineceği belli değil, herhangi bir düzenleme ya da kural yok, bu düzensizlik ve telaş sizi olumsuz etkiler.

7. Hizmetin değeri ile alıcının bekleme ilişkisi doğru orantılıdır. Çok değer verdiğiniz ve sizin için önemli olan bir ürünü alırken çok da büyük anlamı olmayan bir ürün için beklediğinizden daha uzun bekleyebilirsiniz. Örneğin, bir satış temsilcisi ile konuşmak için bekleyeceğiniz süre bir sağlık problemi ile ilgili doktorunuz ile görüşebilmek için bekleyeceğiniz süreden çok daha az olur.

8. Yalnız beklemek, grup halinde beklemelere göre daha uzun sürer. İnsanlar bir şeyi beklerken ne kadar çok iletişime geçerse bekleme zamanını o kadar az hisseder.


Kaynak: http://psychcentral.com/blog/archives/2011/04/27/8-reasons-why-waiting-in-line-drives-us-crazy/

 

Sosyal fobi nedir? Belirtileri nelerdir? Sosyal fobi; kişinin başkalarının yanında küçük düşeceği, sıkıntı ya da utanç duyacağı bir davranışta bulunacağı korkusudur.

Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi 2. Psikiyatri Klinik Şefi Doç. Dr. Nesrin Dilbaz, sosyal fobi nedir, belirtileri nelerdir ve sosyal fobiye neden olabilecek durumlar hakkında şu bilgileri veriyor.

Sosyal fobi; kişinin başkalarının yanında küçük düşeceği, sıkıntı ya da utanç duyacağı bir davranışta bulunacağı korkusudur. Bu kişiler başkaları ile etkileşimde bulunmayı gerektiren ya da her hangi bir eylemi başkalarının yanında yapmalarını gerektiren durumlardan korkarlar ve bunlardan olabildiğince kaçınmaya çalışırlar. Örneğin; genel yerlerde yemek yemekten, telefon konuşmaları yapmaktan, genel tuvaletleri kullanmaktan, başkalarının yanında adlarını yazmaktan ya da imza atmaktan yoğun bir utanç, aşağılanmışlık duygusu ve korku duyarlar.

Sık görülen diğer sosyal korkular; başkalarının önünde konuşma, yemek yeme, görüşmelere ve toplantılara katılma olabilir. Bu kişiler aynı zamanda yaşadıkları kaygıyı diğer insanların anlayacağından ve gülünç duruma düşeceklerinden korkarlar. Ayrıca; olumsuz biçimde değerlendirilmeye ve reddedilmeye karşı aşırı duyarlılıkları vardır. Haklarını savunmada güçlük çekerler, benlik saygısında düşüklük ya da aşağılık duyguları vardır.

Her on kişiden birinde yaşamının her hangi bir döneminde sosyal fobi görülebildiği bildirilmektedir. Genellikle bu durum kişilik özelliği olarak değerlendirilir ve tedavi edilebilecek bir bozukluk olarak görülmez. Ancak kişiye çok fazla rahatsızlık vermeye başlayınca başvuru nedeni olur, bu da ortalama 30 yaş civarında artış gösterir. Sosyal fobiye özgü olarak yüz kızarması ortaya çıkabilir. Ayrıca sosyal fobisi olan kişiler korktukları durumlarla karşılaşınca sıklıkla; çarpıntı, titreme, terleme, kaslarında gerginlik, midelerinde burulma hissi, ağızda kuruma, ateş basması ya da üşüme hissi, kafada basınç duygusu ya da baş ağrısı gibi belirtiler gelişebilir.

Sosyal fobi tanısı konulabilmesi için; korku ya da kaçınma davranışının kişinin olağan günlük işlerini, iş ya da okul yaşamını, toplumsal etkinliklerini bozacak düzeyde olması ya da kişinin fobisi olacağına ilişkin belirgin sıkıntı duyması gereklidir. Bu durumda olan kişilerin tedavisinde; bilişsel ve davranışçı tedavi, sosyal beceri eğitimi, gevşeme egzersizleri ve duyarsızlaştırma teknikleri, bireysel ve sosyal etkinlik tedavisi, grup psikoterapisi gibi yöntemler ile psikofarmakolojik ilaç kullanımı uygulanabilmektedir.

SOSYAL FOBİSİ OLAN (SOSYAL FOBİK) KİŞİLERİN BAŞLICA ÖZELLİKLERİ:

Genellikle utangaç ve içe dönüktürler, sosyal değildirler.
Normal göz temasından kaçınır ve az konuşurlar.
Kendilerine bir şey sorulmadıkça çok konuşmazlar.
Dikkatin üzerlerinde toplanmasından hoşlanmazlar.
Grup içinde çok ender konuşurlar, iltifatları da çok sessizce geçiştirirler.
Sıklıkla, hastalandıklarını söylerler ve sık sık ortadan kaybolurlar.
Patron ya da amirleriyle konuşurken belirgin olarak kaygılı görünürler.
Kaygılarını yatıştırmak için sık sık alkole başvururlar.

SOSYAL FOBİ NEDENİ OLABİLECEK BAŞLICA DURUMLAR ŞUNLARDIR:

Bir grup insan önünde konuşma
Bir grup insan içinde bulunma
Tanıdık olmayan birisi ile konuşmayı sürdürme
Başkalarının önünde yazı yazma
Başkalarının önünde düşüncelerini ifade etme
Toplum içinde yeme veya içme
Tanıdık olmayan birisi ile yalnız yemek yeme
Tanıdık olmayan birisi ile telefon görüşmesi yapma
Genel tuvaletleri kullanma
Bir partiye veya arkadaş toplantısına katılma
Tanıdık olamayan birilerinin oturduğu odaya girme
Tanıdık olmayan birisi ile konuşma başlatma
Otorite olabilecek kişilerle ilişki kurma (öğretme, patron gibi)
Kahve arası veya öğlen aralarında arkadaşlarla ilişki kurma.

Kaynak: http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=158695

 

1. Stres yaşayan kişiyi rahatlatıp, teselli edin.

2. Kişiyi medya, olayı izleyen diğer insanlar, duyarsız meslektaşlar ve acil servis ekibi de dahil olmak üzere daha fazla tehlike ve stres yaratan kişi ve durumlardan uzaklaştırın.

3. Acil fiziksel ihtiyaçlarını karşılayın ve pratik yardım sağlayın.

4. Destekleyici arkadaşlarına, ailesine ve diğer sosyal destek kaynaklarına ulaşmasına yardım edin.

5. Kişi yaşadıkları hakkında konuşmak istiyorsa, onu aktif ve destekleyici bir şekilde dinleyin. Konuşmak istemeyenlere ise saygı gösterin.

6. Kişiye olayla ilgili bilgi sağlayın. (Ne oldu, kimler etkilendi, olaydan etkilenen kişilerinin durumunun ciddiyeti nedir, şu anda neredeler, gibi soruları yanıtlayın.)

7. Dış dünya ile bağlantısını arttırın – hedefe yönelmesi için teşvik edin, yapması gereken işleri üstesinden gelebileceği şekilde küçük parçalara bölün, rutin hayatına dönmesi için teşvik edin. Ancak, doğal iyileşme sürecini sekteye uğratabilecek şekilde ağır bir iş yükü altına girmemesi ve çok zahmetli işlere kalkışmaması ve uzun saatler boyunca çalışmaması konusunda uyarın.

8. Yardım kaynaklarına ve yürütülen destek programlarına erişimini sağlayın. Profesyonel danışmanlık ve travma müdahale hizmetlerine erişimini sağlayın.

9. Başa çıkma davranışları ve doğal iyileşme de dahil olmak üzere, travma durumunda verilen genel tepkiler hakkında bilgilendirin.

10. Memnuniyetinizi ifade edin. Küçük bir ilgi belirtisi büyük farklar yaratabilir.

Stresli Bir İş Sırasında Çalışma Arkadaşlarını Desteklemek

· Düzenli temas halinde kalın.

· Ailesi ve arkadaşlarıyla yakın ilişkide olması için teşvik edin ve yardımcı olun.

· Liderler öz-bakım konusunda örnek olmalıdır.

· Herhangi bir eleştiri yaparken eleştirinin tonuna ve zamanlamasına dikkat edin. Savunmalar etkisiz ve hassasiyet yüksek olabilir.

· Kişiler stresli bir görev sonrasında ofise dönmeden önce, eğer uygunsa, onları “serbest zaman” uygulamasına teşvik edin.

· Teşekkür edin, takdir edin ve onaylayın.

Öz-Bakım Konusunda İpuçları

· Yaşadığınız şeyleri kabul edin.

· Mümkün olduğu yerlerde rutine uyun.

· Olanları çalışma arkadaşlarınızla, partnerinizle ya da güvendiğiniz bir arkadaşınızla konuşun.

· Konuşmak istemediğinizde hissettiklerinizi yazmak yardımcı olabilir.

· Arkadaşlarınıza ve ailenize zaman ayırın.

· Düşünmek için zaman ayırın.

· Sizi güldürecek şeyler bulun.

· Alkol, tütün, kafein ve diğer uyuşturucu maddelerden uzak durun.

· İhtiyacınız olduğunda yardım ve destek isteyin.

· Sessiz zaman oluşturun: meditasyon yapın, dua edin, müzik dinleyin.

· Yeterince dinlenin.

· Egzersiz yapın.

· Sağlıklı ve düzenli beslenin.

Stresli Bir İş Öncesinde Çalışma Arkadaşlarını Bilgilendirme

· İşin duygusal ve fiziksel olarak neler içerdiğini açıkça belirtin.

· İletişim halinde kalabilmek için gerekli düzenlemeleri yapın.

· Öz-bakımlarına dikkat etmeleri yönünde teşvik edin. Uyku, su, yemek, egzersiz gibi fiziksel ihtiyaçların dikkate alınması önemlidir.

· Acil durum çalışanlarında yoğun psikolojik stresin yaygın olduğunu vurgulayın. Önemli olan bu sıkıntı ile nasıl başa çıkıldığıdır.

· Gerçekten önemsediğinizi iletin ve gerçekten önemseyin.

· Meslektaşınızın güncel iletişim bilgilerine (acil durumda ilk aranacak kişi de dahil olmak üzere) sahip olduğunuzdan emin olun.

Meslektaşınızda Dikkat Edilmesi Gereken İşaretler

· Alışılmadık davranışlarda bulunmak (tam olarak kendisi gibi olmamak)

· İçine kapanmak ve sessizleşmek

· Ya da tam tersi sürekli olay hakkında konuşmak

· Alışılmadık bir biçimde asabi ya da öfkeli olmak

· Suçluluk veya kafa karışıklığı hislerinden bahsetmek

· Daha fazla risk almak ve daha fazla kaza yapmak

· Alışılmadık bir şekilde sıklıkla hasta olmak, işe geç kalmak ve teslim tarihlerini kaçırmak

· Ya da tam tersi biçimde işi takıntı haline getirmek

· İlgi ya da konsantrasyon eksikliği göstermek

· Alkol, sigara ve/veya uyuşturucu maddeleri kötüye kullanmak

Risk Faktörleri

· Kontrolü kaybetme hissi

· Hayatının tehdit altında olduğu hissi

· Başkaları tarafından suçlandığı hissi

· Utanma hissi

· Önemli derecede stres faktörüne maruz kalma

· Geçmiş travmalar ya da kişisel kayıplar

· Zayıf sosyal destek

· Alkol ve madde kötüye kullanımı

· Medya ve gözlemciler tarafından yakın inceleme

· Mağdurla özdeşleşme

Travmanın Etkisi Yayılabilir: Etkilenmiş Olabilecek Diğer Kişileri de Dikkate Alın.

· Olay yerinde bulunmuş, olaya tanıklık etmiş ve en kötü deneyimi yaşamış kişiler

· Olay yerinde bulunan destek personeli- tercümanlar, şoförler ve diğerleri

· Ofiste olayın raporlarıyla ilgilenen diğer personel

· ‘Sorumlu’ rolündeki diğer personel – takım liderleri, süpervizörler, vb.

· Geniş sosyal destek ağındaki bireyler – aile, arkadaşlar, iş arkadaşları

· Kurumun bakmakla yükümlü olabileceği diğer kişiler

Akut Travmatik Stresin Yaygın Semptomları

· Çok hızlı düşünce akışı

· Olayla ilgili üzüntü verici düşünceler ve rüyalar

· Travma ile ilgili anıları hatırlatan uyaranların sebep olduğu üzüntü hissi

· Olumsuz fiziksel tepkiler – hızlı kalp atışı, mide bulantısı, terleme, baş dönmesi

· Uyku bozuklukları

· Huzursuzluk ya da öfke patlamaları

· Konsantrasyon güçlüğü

· Gergin ve diken üstünde hissetme ya da beklenmedik bir durum anında hemen irkilme

· Muhakeme yeteneğinde bozulma

İyi Bir Dinleyicinin Yapması ve Yapmaması Gerekenler

· Aktif bir şekilde dinleyin.

· Dikkatinizi dinlediğiniz kişiye verin.

· Açık uçlu sorular sorun.

· Konuşulanları kendi sözcüklerinizle ifade edin.

· Konuşulanları özetleyin.

· Konuşmak için yer belirleyin, zaman ayırın.

· Beden dilini kullanın.

· Sessizlik durumunda zaman tanıyın.

· Birini konuşmaya zorlamayın.

· Sorguya çekmeyin.

· Kendi yaşadıklarınızdan örnekle cevap vermeyin.

· ‘Daha kötü olabilirdi’ demeyin.

· Yersiz espri yapmayın.

· Suçlayıcı ya da yargılayıcı olmayın.

* Bu yazı, UNICEF tarafından hazırlanmıştır.

 


Jerica M.Berge’nin araştırması dahil olmak üzere son yıllardaki araştırmalar, gençlik yıllarında yaşanan stresli yaşam olaylarının yeme bozukluklarını tetikleyebileceğini göstermektedir. Bu travmatik olaylar, ilişkisel sorunlar, cinsel taciz ve ya okul değiştirme olabilir. Clincal Nursing dergisinin Mayıs sayısında yayımlanan makaleye göre, bu yeme bozuklukları arasında Anoreksiya ve Bulmia da yer almaktadır.

Minnesota Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada ailevi stres yaratan olaylar ve yeme bozuklukları arasında bir bağlantı olup olmadığını anlamak için yaşları ortalama 27 olan, 18 ay ile 20 sene arasında değişen bir sürede klinikte yeme bozukluğu tanısı ile ayakta tedavisi gören 26 kadın ve erkek ile görüşülmüştür. Katılımcıların 9’u Anoreksiya Nevrosa, 3 ‘ü Bulmia Nervosa tanısı koyulmuş ve geri kalan 14 kişi ise tanı kriterlerini karşılamamakla birlikte çeşitli yeme bozukluğu belirtileri izlenmiştir.

Çalışmada yeme bozukluklarına yol açabilecek 6 farklı önemli yaşam olayı ele alınmıştır:

· Okul değişikliği: Liseden sonraki hayatta bağımsız olmak ve üniversite için evden ayrılmak, arkadaşlara ve aileye duyulan özlemden bahsedilmiştir.

Bir katılımcının ağzından: Bir kadın olarak benim için üniversiteye başlamak çok zordu, kimse kim olduğumu bilmiyordu, kendimi çok yalnız hissediyordum ve kimseden destek görmüyordum, sanırım bu yüzden yemek yemeyi bıraktım diyor. Başka bir katılımcı ise alıştığı sevgi ve ilgiyi özlediğini söylüyor.

· İlişkideki değişiklikler: Bazı katılımcılar partnerleriyle ayrılıklarından bahsederken, diğer katılımcılar ebeveynlerinin boşanmasını atlatamadıkları stresli yaşam olayları olarak değerlendirmiştir.

Bir katılımcı babasının yeni bir kız arkadaşı olduğunda henüz yedi yaşında olduğunu ve bu yüzden baba - kız arasındaki ilişkileri bozulduğunu belirtmiştir. Katılımcının ağzından : “Bir gecede bu kadın hayatının en önemlisi haline geldi... Kız arkadaşı bana çok kaba davranıyordu ve babam sesini bile çıkartmıyordu...” Başka bir katılımcı ise babasının onları (annesi ve kendisini) “mükemmel Barbie” için bıraktığını söylüyor ve ekliyor “ babamın bizim yerimize onu tercih etmesine çok sinirlendim, sanıyorum ki yeme bozukluğum o sıralarda başladı”.

· Aile bireyinin ölümü: Aile bireyinin veya yakın bir arkadaşın vefatının travmatik olduğu bilinmektedir. Katılımcılar yasla nasıl baş edeceğini bilemediklerini ve çok az destek gördüklerini ifade etmişlerdir.

Bir katılımcı kendisi 5 yaşındayken ablasını kaybettiği ablasının ölümü ile ilgili kimsenin onunla konuşmadığından yakınmış ve “ kaygısını kompanse etmek için yemek yemeye başladım” demiştir. Başka bir kadın ise 11 yaşındayken annesini yeme bozukluğu yüzünden kaybetmiştir. Birden kendini tek ebeveynli bir evde, fazla özgürlük fakat az duygusal destekle bulmuştur ve o sırada kontrolünü yitirmiş olabileceğine inanmaktadır.

· Ev ve iş değişikliği: Bazı katılımcılar ailelerinin taşınması veya iş değiştirmesi sırasında kendilerini fazlasıyla yalnız ve destekten yoksun hissettiklerini anlatmışlardır.

Kadının yeni bir işe girmesi sonucunda arkadaşlarına zaman ayıramaması bunun yanında yeni iş yerinde kendinden yaşça büyük iş arkadaşlarıyla ilişki kurmak için çabalama durumuna sokuyor.

“ Kendimi çok yalnız hissettim, konuşabileceğim ya da vakit geçirebileceğim kimse yoktu”... Bir başka katılımcı için ise 16 yaşındayken taşınmak zorunda kalmak onu oldukça zorlamış. “ Kendimi kaybolmuş hissettim ve yemeye başladım” şeklinde yaşadığı güçlüğü dile getirmiştir.

· Hastalık / hastanede kalma: Pek çok katılımcı için hastalanmış ve kilo kaybetmiş olmak onları iyi hissettirmiş ve etraftan aldıkları olumlu tepkilerde davranışlarını desteklemiştir.

Menenjit geçirmekte olan bir kadın katılımcı hastalığı üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını fark etmiş ancak “yeme” ihtiyacını kontrol edebileceğini düşünmüştür. “ Sanırım ne kadar çok küçülürsem, çevremdeki insanların benim için bazı şeyleri o kadar çok yapabileceklerini düşündüm.” Başka bir kadın ise 17 yaşından 64 yaşına kadar hipoglisemi tanısıyla yaşamış ve ona sık sık yemek yemesi gerektiği söylenmiş. “ Devamlı yemek düşünmeye başladım… O günden beri tıkınırcasına yemek gibi bir sorunum var” demiştir.

· İstismar/ cinsel taciz/ ensest:Bazıları taciz olaylarından bahsederken kendilerini kötü, çevrelerinden ve arkadaşları tarafından dışlanmış hissettiklerini söylemişlerdir. İki kişi çekici, iri ve caydırıcı gözükmek için daha çok yemek yediklerini belirtilmiştir.

Bir kadın katılımcı yeme bozukluğunu ağabeyi tarafından tacize uğraması yüzünden ortaya çıktığını söylüyor. “ Bence sadece bu olaydan kaçındığım için yemeye başladım… Sadece acımı dindirmek için çünkü kimseye söyleyemiyordum.” Diğer bir kadın ise sevgilisinden gördüğü şiddeti durdurmaya çalışmak için yemeye başlamış. “ Düşündüm ki eğer kilo alırsam beni terk eder veya ona karşılık verebilirim”.

Berge bu araştırmanın, rutini bozan değişikliklerin ve stresli yaşam olaylarının yeme bozukluklarını tetikleyebileceğini ve bu vakalarda destek eksikliğine sık rastlandığını söylüyor.

Özetle, araştırma bulguları, stresli ve rutini bozan yaşamsal değişikliklerin yapıldığı dönemlerde psikolojik desteğin öneminin altını çizmek ve sağlık çalışanları kadar ebeveynler tarafından da dikkate alınması gerektiğini işaret etmektedir.

Kaynak :http://psychcentral.com/news/2012/04/25/traumatic-events-can-prompt-eating-disorders/37811.html

 

Öldüğünüzde kaç yaşınızda olacaksınız?

Son yapılan bir araştırmaya göre hayatınızı nasıl yaşadığınız, kalıtımsal faktörlerden daha büyük bir belirleyici. İsveç’te Gothenburg Üniversitesi’ndeki araştırmacıların Journal of Internal Medicine’deki çalışmaları bu sonuçlara varıyor.

Çoğunlukla, ebeveynleri uzun yıllar yaşamış kişilerin de geç yaşlara kadar yaşayacağı varsayılır. Bahsi geçen araştırmaya kaynak olan 1913’lü Erkekler Araştırması* yorumlayan profesor Lars Wilhelmsen bunun doğru olmadığını ve çalışmalarında “kalıtımsal faktörlerin çok merkezi bir rol oynamadığını, hayat tarzının en büyük etki sahibi olduğunu” dile getiriyor.

50 yaşına geldiğinde sigara içmeyen ve ortalama miktarda kahve tüketen iyi sosyo-ekonomik seviyeye sahip ayrıca düşük kolestrol sahibi kişilerde ve 54 yaşında da iyi fiziksel kapasiteye sahip kişiler de 90’ıncı doğum günlerini kutlama şanslarının yüksek olduğu sonucuna varıldı.

Wilhelmsen, “Burada yeni bir çağ açıyoruz,” dedi.

“Buradaki faktörlerin çoğunun kardiyovasküler hastalıklarda rol oynadığı biliniyordu ama ilk defa, tüm bunların genel olarak hayatta kalmak için önemli olduğunu gösteriyoruz.”

Araştırmadaki en önemli noktanın, ölüm yaşının kalıtımsal olarak geçmediği ama bizim kendi alışkanlıklarımızın toplamı tarafından belirlendiği olduğunu dile getiriyor.

Kısaca , “Ne kadar yaşlanmak istediğimize karar vermek için dikkat edebileceğimiz etkenler var,” diyor Wilhelmsen.

*1913’lü Erkekler Araştırması: 1963 yılında Gothenburg’daki 50 yaşındaki erkeklerin üçte birinin check-up için çağırılması ile başlayan epidemiyolojik araştırma.

Kaynak: Rick Nauert, PhD; University of Gothenburg

http://psychcentral.com/news/2011/02/08/lifestyle-may-be-more-important-than-genetics-for-long-life/23271.html

 
 
 
Üye olmak istiyorum   Şifremi unuttum
    Aktivasyon kodu
Konferans/Kongre ve Seminerler
 Aile ve Evlilik Terapileri Derneği (AETD) ile işbirliği içerisinde gerçekleştirilecek olan 8. Avrupa Aile Terapileri Kongresi. Kongre, 24 – 27 Ekim 2013 tarihlerinde, pek çok kültürel çeşitlilik ve güzelliğe ev sahipliği yapan İstanbul'da gerçekleştirilecektir.
 
5-08.Eylül.2012/ Edirne

 

 
30 Kasım - 2 Aralık 2012
 
ICP 2012

The 30th International Congress of Psychology

Psychology Serving Humanity
 
13th European EMDR Conference.
14 – 17 Haziran, 2012.
Madrid, Spain.
 
Psikoloji Bilimine Yön Vermiş Kişiler
Milgram deneyi ile tanınan Amerikalı bir sosyal psikolog olan Stanley Milgram, özellikle otorite ve sadakat ilişkisiyle ilgilenmiştir. Orjinal öne sürdüğü fikir, otorite etkisi altında bir çok bireyin insandışı kabul edilebilecek...
 
Jay Haley, Aile Terapisi ve Kısa-Süreli Terapi'nin kuruluşlarında ettiği önemli öncülüğe ek olarak, stratejik terapinin gelişiminde de önemli rol oynamıştır.
 
TSSB(Travma Sonrası Stress Bozukluğu), Çift terapisi ve performans  kaygısı alanlarında çalışan Carol Forgash, Ego-durum ve EMDR çalışmaları üzerinden terapi sunmaktadır.
 
Psikanalitik-psikodinamik yaklaşım içerisinde önemli yer tutan Benlik Psikolojisinin (Self Psychology) yaratıcısıdır. Benlik kuramı çerçevesinde kişinin kendine verdiği değer, narsisizm ilişkilerini incelemiş...
 
Organizasyon ve uyguluma yönelimli sosyal psikoloji yaklaşımının öncülerindendir...