Psikoloji Dünyasından Haberler

Sosyal destek, otonominin ve öz-saygının gelişimi açısından çok önemlidir. Bireyler, gençlikten yetişkinliğe geçiş sürecinde sosyal desteğe daha güvenirler, özellikle de aileleri içerisinde güçlü sosyal destek sistemleri yoksa. Facebook genç yetişkinlerin en çok kullandıkları sosyal ağ sitesi haline gelmiş ve bireylerin sahip oldukları arkadaş sayısını katlanarak arttırmıştır. Güçlü sosyal destek refah ve mutlu olma hali ile bağdaştırılmıştır. Destekleyici bir sosyal yapının olmaması ise genelde olumsuz bir psikolojik durumun özellikle depresyon ve duygu durum bozukluklarının öngörüsü gibidir. Bununla birlikte bu “takipçi arkadaşların”, özelden ve açıktan (umumi), öz-saygının gelişimini sosyal destek ile nasıl etkilediği henüz açıklığa kavuşmamıştır. Bu fenomenin, şuan ki genç yetişkin jenerasyonunun sosyal evrimini çok sert bir şekilde etkilediğini düşünen Los Angelas’taki Kaliforniya Üniversitesi, Psikoloji bölümünden Adriana M. Manago bu dinamikleri daha yakından incelemek istemiştir. Özellikle, facebook üzerinden gelişen sosyal ağların bu popülâsyondaki yakınlık ve genel mutluluk halini nasıl etkilediğini merak etmiştir.

Bu çalışması için Manago sosyal ağ olarak Facebook kullanan 88 üniversitesi öğrencisine bir anket uygulamıştır. Katılımcıların, yaklaşık 80 tanesi “yakın arkadaş” listesinde olan ortalama 440 “arkadaşları” olduğu ortaya çıkmıştır. Bu da, bireyin ağındaki yüzeysel arkadaş sayısı arttıkça, yakın arkadaş sayılarında da paralel bir artış olduğunu göstermektedir. Katılımcılar, yakınlığın temel bir göstergesi olarak yüzeysel arkadaşlıklarında bile çok sık kendini - ifade etme, açma eğiliminde olduklarını belirlenmiştir. Bu sonuçlar facebook kullanıcılarının sıradan arkadaşlıklarını ağ oluşturma ve paylaşma yoluyla daha yakın arkadaşlıklara çevirebileceğini göstermiştir. Bu durum bireyin sosyal destek algısını geliştiriyor olsa bile uzmanlara göre başkaları tarafından onaylanma ihtiyacını arttırma ve narsisistik davranışları şiddetlendirme etkisi göz ardı edilmemelidir. Örneğin bazı facebook kullanıcılarının öz-saygıları ve sosyal destek algıları yakın arkadaşları ile yaptıkları paylaşımlardan ziyade, duygularını belirli bir kitleye aktarmalarına bağlı olarak artmaktadır.

Manago’ya göre facebook’un hâlihazırda bulunmuş sosyal faydalarına ek olarak bu sonuçları sayabiliriz. Bununla birlikte, araştırmalara devam edilmesinin önemini vurgulamaktadır. “Sosyal değişim ile ilgili daha güçlü çıkarımlar yapabilmek için, İletişim teknolojilerinin genişlemeye ve gelişmeye devam edeceği varsayımı üzerinden, gelecekteki araştırmaların bu örüntüleri kronolojik olarak incelemesi gerekmektedir”. Manago: “tahmin edilene göre ağların boyutu gelişmeye devam ettikçe yüzeysel ilişkilerin oranı da artacak ve bir kitleye kendini ifade etmenin önemi de artmaya devam edecek”.

Referans:
Manago, A. M., Taylor, T., Greenfield, P. M. (2012, January 30). Me and My 400 Friends: The Anatomy of College Students’ Facebook Networks, Their Communication Patterns, and Well-Being. Developmental Psychology.Advance online publication. doi: 10.1037/a0026338

http://www.goodtherapy.org/blog/facebook-social-support-adults-0209122/

 

Bu yoğunluğun içinde bir noktada artık gerçekten nerede olduğunuzu unutur ve kendinize yönelik farkındalığınızı kaybedersiniz. Zihninizi ve düşüncelerinizi yapılması gereken işlerinize, peşinden koştuğunuz umutlarınıza, kontrol etmeye çalıştığınız endişelerinize ya da sahip çıkmanız gereken sorumluluklarınıza aktarırsınız, bölünürsünüz fakat her birine bölünmek yerine hepsini zihninize davet edebilirsiniz! Bu tam da Jon Kabat-Zinn’in insanlara önerdiği şu sözü çağrıştırıyor “bir sonraki duş alışınızda, içerde sizinle birlikte kim var diye durun ve düşünün” Sorun yaşadığınız bir aile ferdi ya da bir iş arkadaşı ya da size son zamanlarda kaba davranan bir arkadaşınız her biri o an uzaklaşacak.

Farkındalık ve kendini bulma sanatı, zihninizi ve düşüncelerinizi aktardığınız gündelik hayatın getirdiği her şeyi uzaklaştırmaktır. Düşüncelerinizden, arzularınızdan, endişelerinizden ve dikkatinizi dağıtan her şeyden birkaç dakika uzaklaşmanızı ve her şeyi yeniden kurmanızı sağlar.

Size kim olduğunuzu, nerede ve nasıl olduğunuzu deneyimleme fırsatı verir. Zihninizi meşgul eden her şeyden uzaklaştıran bu metaforik yolculuk sonrası çok özlediğiniz evinize, kaybettiğiniz kendinize dönmüş gibi hissedeceksiniz.

En azından günde birkaç dakika hayatınızı olduğu gibi deneyimleyin.

Bunu yapmak için o an merak etmeye odaklanın.

Bedeninizin neyi fark ettiğini bulmaya çalışın.

Bunun sizin için ne anlama geldiğine odaklanın.

Hayatınızın o anı size kendinizi nasıl hissettiriyor? Birkaç dakika sadece o ana odaklanın ve o anı keşfetmeye çalışın.

Belki de, bu süreç içinde sizin için nelerin daha önemli olduğunu fark ederek kendinizi anlamayı başaracaksınız.

Gabriella-Gawne Kelnar

Reference: Kabat-Zinn J (2010) Quote taken from a lecture given at Westmead Hospital, Sydnney

http://blogs.psychcentral.com/therapist-within/2011/04/mindfulness-and-the-lost-art-of-finding-yourself/

 

Hafıza hakkındaki araştırmaları farklı açılara yönlendiren araştırmacılar hafıza üzerinde yaşın etkilerini araştırıyorlar.

Çalışmada, araştırmacılar gençlerin ve yaşlıların alakasız veya dikkat dağıtan bilgileri nasıl kaydettiğini ve nasıl hatırladığını araştırıyorlar. Psychological Science’da yayınanan bu çalışma sayesinde bilim insanlarının hafıza ve yaşlanmayı daha iyi anlaması umuluyor.

Psikoloji alanında çalışan çoğu bilim insanı öncelikli olarak öğrenmek istediğimizi nasıl öğrendiğimizi anlamak adına çalışmalar yaptı. Ancak arka-plan gürültüsü olarak da adlandırabileceğimiz, ve davranışımızı farklı yaşlarda farklı şekillerde etkileyen ve hafızamıza takılanlar da var.

Çalışma iki gruba bölünmüş 125 kişi üzerinde gerçekleşti. Gruplardan birinin yaş ortalaması 19 iken diğerinin ki 69’du. Test edilen iki hafıza türünden biri belirgin-(explicit) diğeri ise örtülü-(implicit) hafıza .Örtülü hafıza, bir filmde arka plandaki bir nesne ile ilgili detayları hatırlamak iken, belirgin hafıza evde hazırlanan bir alışveriş listesindeki maddeleri hatırlamak olarak düşünülebilir.

Araştırmaya göre yaşlı insanların örtülü hafıza performansları belirgin hafıza performanslarından daha iyiydi, aynı zamanda gençlere göre de daha iyi örtülü hafıza çalışması gösterdiler. Genç katılımcılarda ise tam tersi ilişki gözlemlendi.Belirgin hafızaları hem kendi örtülü hafızalarına göre hem de yaşlıların belirgin hafızalarına göre daha kuvvetli olarak gözlemlendi.

“Gençler daha kavramsal ve derin, karmaşık biçimlerde düşünüyorlar – spontane olarak anlamsal veya hayali bağlantılar kuruyor, kelimeler ve imgeleri eşleştiriyorlar,” diyor araştırmayı ortaklaşa hazırlayanlardan biri olan Nigel Gopie.

“Yaşlılar ise daha duyumsal ve algısal olarak kodluyorlar,” şeklinde dile getirdi Gopie. “Gereksiz bilgileri filtrelemiyorlar ve kodlanan hafıza öğelerini dağınık bir şekilde tutuyorlar.Örtülü hafıza üzerinden daha kolay erişebiliyorlar.” Belirgin bir hatırlama sürecinde—mesela birinin ismini hatırlamak gerektiğinde yaşlılar çoğunlukla duraksıyorlar.

Çalışmadan çıkarılacak bir çok sonuç olduğu ve yaşa-özgü destek stratejileri geliştirilebileceği üzerinde duruluyor.

“Farkında olsak da olmasak da her an öğreniyoruz,” diyor Gopie. “Ama bu bilgiyi işlemek için sınırlı bilişsel kaynaklarımız var, dikkat dağınıklığı yaşadıklarında, gençler de tam olarak yaşlılar gibi davranabiliyor.”

 

Kaynak: Rick Nauert, PhD; John M. Grohol, Psy.D.;  Association for Psychological Science

http://psychcentral.com/news/2011/02/25/young-and-old-use-memory-differently/23900.html

 

Eğer, gözlüğünüzü nereye koyduğunuzu unutuyorsanız, bu yaşlanmaya bağlı normal bir şeydir. Eğer gözlüğünüzü takmayı unutuyorsanız, muhtemelen bu demansınız olduğuna dair bir işarettir. Demansların üçte ikisini oluşturan Alzheimer gibi hastalıklar, normal yaşlanma sürecinde asla görünmeyen spesifik beyin bölümlerinin bozulmasına yol açar. İleri derecede demansı olan kişiler, yaşamlarındaki önemli olayları hatırlayamazlar, hatta eşlerini, çocuklarını bile tanımayabilirler.

Alzheimer için en önemli risk faktörü, yaştır. Hastalığın görülme oranı, 60 yaşından sonra her 5 yılda bir 2 kat artar ve 90lı yaşlardaki kişilerin yaklaşık yarısında görülür. İstatistiki veriler, Amerikada’daki bireylerin, eğer hepsi 100 yaşına kadar yaşar ise, %75’inin Alzheimer olacağını öngörmektedir. Nitekim, dünya genelinde de, demans giderek büyüyen bir problem haline gelmekte ve şu andaki rakamlar, dünya çapında 24 milyon insanın demansı olduğunu göstermektedir. Bu rakamın, 2040 yılına gelindiğinde 81 milyona ulaşacağı tahmin edilmektedir.

Genetik faktörler, hastalığa yatkınlığınızı kayda değer bir şekilde etki etmektedir; özellikle de başlangıç yaşına. Bugüne kadar koruyucu ya da riskli olarak belirlenmiş çok sayıda gen bulunmuş; ancak bunlardan biri, ApoE geninin, diğerlerinin hepsinden çok daha güçlü bir etkiye sahip olduğu görülmüştür. Hastalığın başlangıç yaşı, ApoE geninin riskli tipinin iki kopyasına sahip olan kişilerde, bu genin koruyucu tipine sahip olanlara göre 15 yaş daha erkendir.

Bununla birlikte, normal yaşlanma sürecinde beyin işlevlerine etki eden ve ayrıca Alzheimer ile de ilişkili bulunan yaşam stiline dair bazı koruyucu faktörler vardır. Yukarıda da belirtildiği gibi, egzersiz koruyucu olabilir. Demans ihtimalini azaltan diğer faktörler ise, eğitim, optimum miktarda düzenli kırmızı şarap tüketimi (fakat bira ya da sert likör değil), aspirin gibi anti-pıhtılaşmayı sağlayan ağrı kesicilerin kullanımı olarak sayılabilir. Genel olarak bakıldığında ise, öyle görünüyor ki, beyninizin işlev görme yeteneğini arttırmak, ilerleyen yaşlarda, demans ta dahil pek çok problemin ortaya çıkmasına karşı bir direnç oluşturabiliyor.


Kaynak: Sandra Aamodt, PhD and Sam Wang, PhD,Welcome to Your Brain: Why You Lose our Car Keys but Never Forget How to Drive and Other Puzzles of Everyday Life,p. 89-90

 

Her yıl milyonlarca insan kendi yaşamlarına son vermeyi düşünüyor. Yapılan araştırmalara göre, intihar, Birleşik Devletlerde ölüme yol açan nedenler arasında 11. sırada yer alıyor. Aslında bir bireyin intiharı düşündüğünü bazı işaretlerden anlamak mümkün. Bunun için doktorunuzun size yönelteceği basit bir soru bile tedaviyi başlatmak ve size yardım etmek için yeterli.

Timothy Lineberry “Biz doktorlar olarak, hastaların intiharı öncelikli olarak düşünmediğini, onlara ölümle ilgili düşüncelerini sorduğumuzda anlayabiliyoruz” diyor. Ama bir yandan da, açık bir şekilde intihara eğilimli olduğu anlaşılan hastaya, intihar düşünceleri olup olmadığının birçok doktor tarafından sorulmadığına dikkat çekiyor. Özellikle depresyon, kaygı veya maddeyi kötüye kullanma nedeniyle tedavi gören insanlar, genellikle intihara daha eğilimlidirler. Öyle ki, ABD’de yapılan araştırmalara göre, intihar ile ölen bu hastaların neredeyse %45 i ölümlerinden birkaç gün önce veya o hafta içinde aile doktorunu görmüş oluyor.

Peki doktorunu görmüş olan bu hastalar neden intihar ediyor?İşte tam bu noktada Lineberry, depresyon semptomları, şiddetli kaygı veya madde kullanımı olan hastalara, doğrudan intihar hakkındaki soruların sorulmasının gerekliliğini vurguluyor. Ama ne yazık ki yapılan araştırmalara göre bu çok az uygulanmakta. Bu yazı depresyon tedavilerini geliştirmenin ve çeşitli depresyon tedavi yöntemlerinin işbirlik içinde intihar riskini azaltmasının faydalarını vurgulamaktadır. Bu işbirlikçi bakım içinde, multidisipliner yaklaşım hastaların zaman içinde gelişimini değerlendirilir, tedaviyi destekler, takip eder ve hastaları eğitir.

Kaynak: http://psychcentral.com/news/2011/08/02/primary-care-important-to-suicide-prevention/28265.html

 

Soru: İş ortamında kaygı yaşıyorsunuz ve bunun performansınızı etkilediğini düşünüyorsunuz. Kaygıya ne sebep olur, nasıl sebep olur?

Cevap: Kaygı (anksiyete), vücudun savunma sistemlerinin harekete geçmesi olarak düşünülebilir. Atalarımıza göre çevremizde çok fazla fiziksel tehlike ile yaşamıyor olsak da, vücudumuz ve beynimiz – bir oda dolusu iş arkadaşına sunum yapmayı – bir yırtıcı görmeye benzer şekilde algılıyor ve devreye “savaş ya da kaç” mekanizmalarını sokuyor diyor Tufts Üniversitesi psikologlarından kaygı üzerinde uzmanlaşan Christopher Willard. Bu duygu panik olarak tanımlanabilir – kalbimizin çarpması, avuçların terlemesi ve tehlikeyle yüzleşmeye veya olabildiğince hızlı kaçmaya hazırlanma.

Çoğu insan gündelik yaşantıda bir dereceye kadar kaygı yaşıyor, ancak bu düzey gündelik yaşayışı, kişinin benlik duygusunu veya bir konuya yoğunlaşıp çalışmayı olumsuz etkileyecek düzeye geldiğinde bir bozukluk haline geliyor diyor Anksiyete ve Agorafobi Merkezinin yöneticisi klinik psikolog Linda B. Welsh.

S. Kaygı uyandıran durumlarla nasıl başa çıkabilirsiniz?

C. Kaygı tedavilerinin en başında yüzleşme geliyor, bu durumlarla karşılaşmak nihayetinde bu durumların yarattığı endişe, korku ve rahatsızlığı azaltıyor. Çoğu kaygı geleceğe yönelik olduğundan dolayı, kişinin kedini olumsuz duygular yaşadığında durdurup onlar hakkında rasyonel bir düşünce sürecine girmesi yardımcı oluyor diyor Rose Center for Mind and Body’nin kurucusu psikoterapist Lauren Rose.

“Diyelim ki yaklaşmakta olan bir performans değerlendirmesinden geçeceksiniz ve bu sizi çok kaygılandırıyor,” diyor. “Geçen sene içinde başınıza gelen en kötü olayı düşünün, öncesinde endişelendiğiniz bir şey miydi? Patronunuzla aranız iyi, satışlar iyi gidiyor. Kendinize bunları hatırlatarak korkunun arkasında rasyonel bir gerekçe olmadığını tekrarlayın.”

Hazırlık yapmak da yardımcı oluyor. Örneğin bir sunum hazırlıyorsanız bir arkadaş yardımı ile prova yapabilirsiniz. C. Willard’ın önerilerinden biri de sunum içerisinde kendinize, “burada derin bir nefes al”, “biraz durakla ve durduğun yeri hisset” gibi notlar yazmak. Bu notlar birer sıfırlama tuşu işlevi görerek zihninizi şimdiki zamana odaklıyor ve dikkat dağıtan olumsuz duygulardan uzaklaştırıyor.

Yeni ve tanıdık olmayan durumlar en çok kaygı yaratma potansiyeline sahip. Eğer yeni bir şey öğreniyorsanız bunun hakkında neden kaygı hissettiğinizi tespit etmeye çalışın, diyor L. Rose. Eksik olan bir beceriniz mi var, veya bir konuda kendinizi geliştirmeniz mi gerekiyor? Daha yavaş adımlar atmak faydalı olur muydu?

Eğer kaygı hayatınızın diğer alanlarını yani uykuyu, iştahı, etkileyecek boyuta geldiyse bir ruh sağlığı uzmanından yardım almayı öneriyor L. Welsh.

S. Bu kaygının yarattığı enerjiyi daha iyi bir performansa yönlendirmek mümkün mü?

C. L. Rose bu enerjiyi kontrolden çıkmış şekilde koşturan bir at olarak düşünmeyi öneriyor. “Ne kadar güçlü olabileceğini düşünün,” diyor. “Bu enerjiyi konuşurken veya satış yaparken daha tutkuyla konuşmak, veya yeni bir şey denerken daha istekli olmaya yönlendirmeye çalışın.”

Yaşadığınız kaygıyı çevrenizdekilere ve iş arkadaşlarınıza olumsuz bir şey olarak anlatmayın diyor, C. Willard. Örneğin, “Topluluk içinde konuşmaktan nefret ediyorum,” veya “bilgisayarlardan anlamıyorum,” demek yerine: “Sen topluluk içinde konuşurken sakin kalmak için ne yapıyorsun?” şeklinde bir iletişim kurun.

S. Yaşadığınız kaygı iş ortamıyla sınırlı gibi gözüküyor. Yaşamış olduğunuz kaygıdan kurtulmanın tek yolu bu işten ayrılmak olabilir mi?

C. Eğer işinizde bir süredir kaygı düzeyinizin çok yükseldiğini fark ediyor ancak hayatınızın diğer alanlarında buna benzer bir sıkıntı yaşamıyorsanız bu iş size uygun olmayabilir diyor C. Willard.

“İş yeri insan kaynaklarıyla veya bir yönetici ile sizin kaygı düzeyinizi azaltabilecek opsiyonları konuşmadan işten ayrılmayın – belki iş tanımınızı değiştirmek, ve kaygılarınızdansa güçlü yönlerinizi ortaya çıkarabilecek bir değişiklik yapmak mümkün olabilir. Mesela topluluk içinde konuşmak zorunda kalmayabilirsiniz,” diyor.

Veya nihayetinde belirli bir kaygı seviyesini normal olarak kabul edebilirsiniz. “ Yetişkinler olarak gelişmek için rahatlık alanlarımızı genişletmemiz ve yeni engelleri aşmaya istekli olmamız gerekiyor,” diyor kaygı üzerine uzmanlaşan Orenstein Solutions’un kurucusu Susan Orenstein. Görsel: Chris Reed

Kaynak: Eilene Zimmerman; http://www.nytimes.com/2010/12/19/jobs/19career.html

Görsel: Chris Reed 

Bu röportajın bir versiyonu basılı olarak 19 Aralık, 2010 tarihinde N.Y. Times’da çıkmıştır.

 

Günümüzde çoğu insan ya sabah uyanabilmek için ya da geceleri daha geç uyuyabilmek için kafein içeren içecekler özellikle de kahve tüketirler. Kafeinin insan beyninde bazı kimyasal reaksiyonlara neden olduğu ve bunun sonucunda insanların kendilerini daha enerjik ve uyanık hissettiği bilinmektedir. Bu yüzden çoğu insan kafeini gün içerisinde daha üretken olabilmek için kullanmaktadır. Fakat sağlık literatüründe kafein maddesinin uyku ihtiyacını olumsuz yönde etkilediği ve kişinin uyku düzenini buna bağlı olarak da genel sağlık durumlarını etkilediği söylenmektedir.

UYKU DÜZENİ

Fiziksel ve zihinsel fonksiyonlarımızın düzenli çalışabilmesi için şüphesiz uyku çok önemli bir ihtiyaçtır. Uyku belirli bir düzen ya da bir döngü içerir, kişi uykuya dalmak üzereyken, birinci evreye girer ve dördüncü evre sonucunda, REM uykusuna girer. (Hızlı Göz Hareketli Uyku). Vücut fonksiyonlarımızın etkin bir şekilde çalışabilmesi için uyku düzeninin tüm evreleri ile tamamlanması çok önemlidir.

KAFEİN VE UYKU İLİŞKİSİ

Yapılan yaygın araştırmalar sonucunda, kafein maddesinin uykuya etkisinin çok çeşitli şekillerde olduğu belirtilmiştir. Kafein tüketen insanların uyku düzenlerinin bozulduğu ve buna bağlı olarak uyku yoksunluğu yaşadıkları görülür. Bu kişilerin kafein kullanmayan kişilere göre daha az REM uykularının olduğu ve genel sağlığımız için önemli olan uyku evrelerini tamamlayamadıkları görülmektedir. Sıradan kahve tüketimi yapan kişilerde ise kafeine karşı zamanla bir tolerans geliştiği ve etkisini hissedebilmek için kullanım miktarlarının arttığı görülmüştür. Kafein tüketimine bağlı olarak uyku yoksunluğu yaşayan kişilerin, sabahları daha zinde olmak ve gün boyu enerjik hissetmek için kafeine karşı bir bağımlılık geliştirdikleri görülür.

2009 yılında yapılan bilimsel bir çalışmanın sonucuna göre kafein verilen denek farelin kaliteli uyku düzenlerinin olumsuz şekilde etkilendiği ve daha fazla uyanık kaldıkları rapor edilmiştir. Bir diğer araştırmacı ise çocuklarda ve gençlerde kafein kullanımının uyku kalitesini çok erken yaşlarda kaybedilmesine neden olduğunu belirterek, erken yaşlarda kafein kullanımının kontrol edilmesi gerektiğini belirtmiştir.


Kaynak: http://www.healthline.com/health/healthy-sleep/caffeine-and-sleep

 


Hiç bazen kısır bir döngüye kapıldığınız olur mu? Takılmış bir plak gibi? Aynı döngü içinde, aynı motiflerle…

Engelleyici, baş döndürücü ve delirtici olabilir. Ne yapılacağını bilemeden…

Peki, bu durumda neler yapılabilir?

Belki de bakış açınıza bağlı?

Örneğin, bilişsel - davranışçı terapinin bu duruma yaklaşımı döngüyü kırmak ve o çemberden çıkmaktır. Harekete geçmeden yakalayıp, başından engellemektir.

Eğer bu yaklaşım size göreyse, kendi örüntünüzü fark etmeye ve anlamaya çalışmanız önemlidir. Sizi bu döngüye neyin bağladığını daha bilinçli bir şekilde düşünmelisiniz.

Hangi düşünceler bu döngüye öncülük edebilir? Gerçekten bu döngüler nasıl başlıyor? Tetikleyen ve arttıran nedir? Ve hangi davranışlar, bu döngüyü azaltırken hangileri pekiştiriyor?

Kafanızın içindeki bu soruların herhangi birini sorgulayabiliyor musunuz? Bunların doğrumu ya da sadece alışılagelmişlik mi olduğunu düşünün.

Ve sonra kendinize, başka hangi durumlar bu içinden çıkılmaz döngüyü kırabilir ve yerine seçenekler sunabilir diye sorun.

Bunlar, üzerinde düşünülmesi gereken çok anlamlı sorular olabilir.

Belki de tüm bu döngüleri, çemberleri farklı görmenin bir yolu vardır.

Belki, durdurmadan, değiştirmeden ya da olmayan bir şey haline getirmeden sadece kabul etmek gerekir, en azından bir süre için.

Bu döngüdeki duygusal boşluğu daha farkında deneyimlemek… Nasıl hissettirdiğini fark etmek, bir süre için o döngüyü takip etmek ve neler olduğunu görmek.

Eğer “paradoksal değişim teorisi” doğru ise, bir şeyi olduğu gibi, olduğuna bırakmak (kendinizi, olduğunuz gibi bırakmak) kaçınılmaz bir değişime davetiye çıkarabilir.

Ve belki de filozof Heraclitus’ un dediği gibi, “ bir nehre iki kere giremezsin”. Bu yüzden birden çok kere aynı döngüye, çarka giremezsin, her ne kadar öyleymiş gibi hissettirse de.

Belki de, farklı bir yoldan yürüyorsun, çok az farklı, birçok şey aynı gözükse bile. Ve belki de o ufak farklılıkları görmen, fark etmen ve dikkate alman gereklidir. Ve ne kadar küçük gibi görünse de değişimi hissetmek gereklidir.

Belki de, böylece, çember veya kısır döngü olarak hissettiğin şey bir yere ilerleyebilir, anlam kazanabilir.

Ve belki de döne döne yolunu bulur, senin için önemli bir yolu. Ya da sadece bu çemberlerle, çarklarla, bu yol ile bağlantıya geçmek bile seni şimdiden farklı bir yere götürmüştür.

Kaynak:Gabrielle Gawne-Kelnar*

*Gabrielle Gawne – Kelnar (Grad Dip Danışmanlık & Psikoterapi) yazar, blogger ve Sydney merkezli “One Life Counselling & Psychotherapy” de psikoterapisttir.

http://blogs.psychcentral.com/therapist-within/2011/09/are-you-going-round-in-circles-how-to-break-the-cycle/

 

Mahcubiyet, doğumdan itibaren hissedilen temel duygulardan biri olmayıp, kişinin kendilik algısının ve davranışlarının diğer insanlar tarafından değerlendirileceğine dair kavrayışının gelişiminden sonraki süreçte zaman içinde belirir. Kızgınlık, şaşkınlık ve korku gibi temel duygular düşünce süreçlerinden bağımsız, otomatik olarak ortaya çıktıkları halde, utanç, suçluluk, gurur gibi kişinin kendi benliğine dair bir farkındalığı temel alan duygular daha karmaşıktır. Bu duyguların hissedilebilmesi, kişinin kendisi hakkında düşünebilmesini ve kendi kendini değerlendirebilmesini gerektirir.

Tipik olarak, bir insan mahcup olmuş hissettiğinde belli bir takım davranışlarda bulunur. Örneğin, yeni tanıştığı birine yanlış bir isimle hitap eden bir kadın muhtemelen yere bakacak, gülümsemesini kesecek, kafasını farklı bir yere çevirip bakışlarını karşısındakinden kaçıracaktır. Yüz kızarması da yaygın olarak görülmekle beraber, Harris bu tepkinin evrensel olmadığını belirtmiştir. Gözle görünür olan bu tepkilerin arka planına bakıldığında da, bu ikincil duygular esnasında temel duygulardakinden farklı bir fizyolojik sürecin işlediği görülür. Kızgınlık ve korku gibi temel duygular esnasında hem kalp atış hızı hem de kan basıncı aniden yükselirken, mahcubiyet esnasında, Harris’in araştırma bulgularına göre, ilk anda kalp atış hızı ve kan basıncı aniden yükselmekteyse de kısa süre sonra kalp atış hızı normale döndüğü halde kan basıncı yükselmeye devam etmektedir. Harris “Bu ikili bağlantı, mahcubiyet duygusuna özgü bir işaret olabilir” demiştir.

Peki mahcubiyet beynin hangi bölgesinden kaynaklanır? Yakın zamanda, California Üniversitesi’nden Nöroloji Doçenti Virginia Sturm ve ekibi, beynin belli bir bölgesindeki gri maddenin mahcubiyet duygusunun oluşumunda önemli bir rol oynadığını belirledi. Sturm’ın, sosyal olarak uygunsuz açıklamalarda ve davranışlarda bulunmalarına rağmen hiç utanmış veya küçük düşmüş hissetmeyen, frontotemporal demans (kişilik ve davranış düzeyinde derin değişikliklere yol açan bir beyin hastalığı) tanısı almış hastalarla yürüttüğü çalışmada, beynin sağ lobunda bulunan “pregenual anterior cingulate cortex” bölgesinin bu hastalarda, sağlıklı insanlara kıyasla daha küçük bir hacme sahip olduğu ortaya çıktı.

Sağlıklı insanlarda da beynin bu bölgesinin mahcubiyet duygularının üretiminde rol oynadığı düşünülüyor. Nitekim Sturm ve ekibinin yürüttüğü çalışmada, kendilerinin 1964 yılının hiti olan “My Girl” şarkısını söylerken çekilmiş videolarını izlerken kolaylıkla mahcup hissetmeyen sağlıklı katılımcıların, performansları nedeniyle mahcup olan bireylere kıyasla beyinlerinin “pregenual anterior cingulate cortex” bölgesinde daha az gri maddeye sahip oldukları saptandı.

Psikologlar, ayrıca utanç (shame) ve mahcubiyet (embarrassment) duyguları arasında ciddi bir ayrım olduğunu vurguluyorlar. George Mason Üniversitesi’nde Psikoloji öğretim görevlisi olan June Tangney, “Pek çok insan utanç ve mahcubiyet duyguları arasında bir bağlantı olduğuna, hatta mahcubiyetin bir anlamda ‘hafif utanç’ olarak da düşünülebileceğine inanır.” diyerek, aslında gerçekte bu iki duygunun birbirinden bağımsız olduğunu dile getirdi.

Tangney’e göre, utanç kişinin gerçekleştirdiği ahlaki bir ihlalle veya işlediği bir suç ile bağlantılı olarak hissettiği daha yoğun bir duyguyu ifade ediyor. Ayrıca pek çok insan utanç duygusunu diğer insanlarla bir aradayken hissetmesine rağmen, yalnız başınayken utanç duygusunu hisseden insanların sayısı da az değildir. Öte yandan mahcubiyet sosyal ortamlarda yapılan yanlış davranışlarla doğrudan bağlantılı olduğu için kişi sosyal bir çevre dışına çıktığı zaman mahcubiyet duygusu da çoğunlukla ortadan kalkıyor. Ayrıca mahcup hisseden insanların hatalarıyla eğlenme eğiliminde olduklarını ifade eden Tangney, “Fakat insanlar utanç hissettiklerinde, bu durumla ilgili mizahi ve gülünç hiçbir unsur bulunamaz.” diyerek, iki duygu arasındaki farkı vurgulamıştır.

*Kirsten Weir’in, Monitor on Psychology dergisinin Kasım 2012 tarihli 10 numaralı sayısında yer alan “A Complex Emotion” başlıklı yazısının çevirisidir.

 

Son dönemde yapılan araştırmalar travma sonrası stres bozukluğu hastalığının migren olan kişilerde migren olmayan kişilere göre daha sık görüldüğünü ortaya koymuştur. Ayrıca migreni olan erkeklerin travma sonrası stres bozukluğu geçirme riski migreni olan kadınlara göre daha fazla olduğu bulunmuştur.

Drexel Universitesi Tıp Fakültesi’nden Nörolog Prof.Dr. B. Lee Peterlin ve ekibinin yaptığı bir araştırmaya göre, migren ve travma sonrası stres bozukluğunun birlikte görülme sıklığı kadınlarda erkeklere göre daha fazla olmasına rağmen, travma sonrası stres bozukluğu ve migren eş zamanlı geliştiği durumlarda erkeklerin oranı kadınların oranından 4 kat daha fazladır.

Bu sonuca dayanarak TSSB ve Migren ilişkisi açısından cinsiyet hormonlarının önemli bir rolü olduğu görülmektedir.

Travmatik olayın yaşandığı yaş dilimi, TSSB ve Migren ilişkisi açısından önemli bulunan bir diğer faktördür. Araştırmacılara göre, travmatik yaşantı 13 yaşından önce yaşanmışsa, kişide depresyon gelişme riski TSSB gelişme riskine göre daha fazla iken; travmatik yaşantı 12 yaşından sonra yaşanmışsa, TSSB’nun görülme riski daha fazladır

Travmatik bir yaşantı sonrası migren gelişen kişilerin çoğunda madde kullanma, cinsel taciz gibi travmatik yaşantılar 13 yaşından önce görüldüğü belirtilse de, trafik kazaları ya da savaş gibi diğer travmatik yaşantıların yaygın olarak 12 yaşından sonra yaşandığı görülmektedir.

Sonuç olarak, migreni olan kişilerin TSSB geliştirme riskinin travmatik olayın türü, yaş ve cinsiyete göre farklılaştığı söylenebilir. Ayrıca araştırmalar, TSSB ile ilişkili migren hastalarından migren ataklarının daha şiddetli ve uzun olduğunu göstermektedir.

Peterlin’e göre güncel veriler, davranışsal TSSB tedavisinin kronik ağrı durumları için tek başına pozitif bir etkisi vardır. Bu nedenle, hekimler migreni olan kişileri, özellikle de erkekleri TSSB açısından değerlendirmelidir.

Daha da ötesinde, migren ve travma sonrası stres bozukluğu olan kişiler için davranışsal terapinin tek başına veya ilaç tedavisi ile birlikte göz önünde bulundurulması gerektiği belirtilmektedir.

Araştırmacılar, sonraki araştırmalarda bu araştırmada bulunan cinsiyet farlılıklarının migren ve TSSB ilişkisi açısından ele alınması gerektiği ve TSSB ve migren olan kişiler için uygun tedavi seçeneklerinin oluşturulmasının önemine işaret etmektedirler.

Kaynak:http://psychcentral.com/news/2011/06/02/migraine-sufferers-at-greater-risk-for-ptsd-especially-men/26625.html

 
 
 
Üye olmak istiyorum   Şifremi unuttum
    Aktivasyon kodu
Konferans/Kongre ve Seminerler
 Aile ve Evlilik Terapileri Derneği (AETD) ile işbirliği içerisinde gerçekleştirilecek olan 8. Avrupa Aile Terapileri Kongresi. Kongre, 24 – 27 Ekim 2013 tarihlerinde, pek çok kültürel çeşitlilik ve güzelliğe ev sahipliği yapan İstanbul'da gerçekleştirilecektir.
 
5-08.Eylül.2012/ Edirne

 

 
30 Kasım - 2 Aralık 2012
 
ICP 2012

The 30th International Congress of Psychology

Psychology Serving Humanity
 
13th European EMDR Conference.
14 – 17 Haziran, 2012.
Madrid, Spain.
 
Psikoloji Bilimine Yön Vermiş Kişiler
Kişilik kuramları ve özellikle mizaç (temperament) alanında araştırma yapmıştır. Mizacı, erken çevresel ve genetik etkenlerin bir sonucu olarak tanımlar ve zaman içinde tutarlılık gösterdiklerini vurgular...
 
Gelişim psikolojisi alanında, insanların sosyal gelişim süreçlerini incelemiş bir psikanalisttir. "Kimlik Bunalımı" kavramını ortaya atmıştır...
 
Öğrenilmiş çaresizlik kavramını oluşturmuş olmanın yanı sıra, birçok pozitif psikoloji kitabının yazarıdır. Kariyerinin önemli bir kısmını öğrenilmiş çaresizlik kavramını anlamaya adadıktan sonra...
 
Almanya doğumlu bir psikiyatr ve psikoterapist olan Fritz Perls, "Gestalt Terapi" yönteminin kurucusudur. Gestalt Terapisi'nin özünde duygu ve davranışa, algıya ve vücut hislerine önemli bir vurgu vardır.
 

Hint (rhesus) maymunları üzerinden anne-çocuk bağlanma ilişkilerini, ayrı tutulmanın (izolasyon) etkilerini ve de bakıcılık ilişkisinin, çocuğun sosyal ve bilişsel gelişiminde yarattığı etkiyi araştırmıştır...