Psikoloji Dünyasından Haberler

“Katlanan” özellikle çiftlerden birinin bağımlı olduğu ilişkilerde bağımlı olmayan eş için kullanılan sözcüktür. Bu, madde, alkol, kumar ya da fazla yeme bağımlılığı olabilir. Katlanan eşler, bağımlı kişinin davranışlarının sonuçlarından etkilenirler.

Katlanmak, “bağımlı kişinin davranışlarının olası sonuçlarını ortadan kaldırmaktır”. Oysa ki, bağımlı kişinin davranışlarının yıkıcı sonuçlarını görmesi, onun değişmesi için en güçlü araçtır.

Çiftler, eşlerden birinin problemi olduğunda bu sorunu çözmek için kendilerini zorunlu hissedebilirler. Eğer eşlerden biri bağımlıysa, özellikle de sigara, alkol ya da uyuşturucu gibi bir madde bağımlısıysa, diğer eş onun sorumluluklarını üzerine alabilir.

Başlarda davranışlarını iyi niyetli olarak yardım etme isteğiyle yaparlar; fakat bağımlılığın ilerleyen zamanlarında kendilerini çaresiz hissetmeye başlayabilirler. Aile dinamikleri bozulmaya başlar. Bağımlı olmayan eş, artan bir şekilde daha fazla işin sorumluluğunu üstlenirken, bağımlı eş de giderek daha az iş görmeye başlar.

Bu durum her iki tarafta da kırgınlık yaratır. Bağımlı eş, kendi sorumluluklarını yerine getiremese de diğer eşin işleri yoluna koymaya devam edeceği beklentisi içine girer.

Katlanan tarafın davranışları: bağımlı, kumar oynayan ya da borcu olan eşe para vermek, eşinin kırdığı ortak eşyaları tamir etmek, eşinin işverenini arayarak işe gitmemesinin açıklamasını yapmak, eşinin diğer kişilere verdiği sözleri yerine getirmek, eşini arayan kişileri bulup onlardan eşinin davranışı için özür dilemek ya da eşini hapisten çıkarmak olabilir.

Katlanan tarafın bu davranışlarını nasıl durdurabiliriz?

Bağımlı kişiler genellikle madde etkisi altındayken davranışlarının farkında olmazlar. Hafıza kayıpları yaşayabilirler.

Madde bağımlılığının hayatlarını nasıl etkilediğini görmesi için delilleri ortada bırakmak önemlidir. Yani, kusmuklarını temizlememelisiniz, kirlenmiş çarşafları yıkamamalısınız ya da madde kullanımı sonucu kendinden geçmiş eşinizi yatağa taşımamalısınız. Bunlar kulağa oldukça acımasız gelebilir; fakat unutmayın ki, bunlara neden olan bağımlı kişi eşiniz. Eşiniz, ilacın etkisi altında olduğu için suçlama, kusur bulma ya da itham etme anlamsız aynı zamanda da kaba bir davranış olur. Ancak bağımlılığının somut sonuçlarını görmek gerçekçi bir değerlendirme yapmasını sağlayabilir.

Katlanma davranışlarını durdurmak kolay değildir ya da herkesin kaldırabileceği bir şey değildir. Durumun daha da kötüye gitmesinden ve hiçbir şey yapmamanın doğuracağı sonuçlardan korkabilirsiniz. Örnek olarak, eşinizin işini kaybetmesinden korkabilirsiniz. Fakat işini kaybetmek, bağımlılıktan kurtulmak için en önemli teşvik edicidir.

Kısa vadeli acı çekmek mi uzun vadeli acı çekmek mi-ki bu bağımlı kişinin davranışlarıyla yüzleşmesini geciktirir? Bunların sonuçlarının iyice değerlendirilmesi gerekir. Sonucunu bilmeden katlanmak inanç ve cesaret gerektirir.

Döngüleri Kırmak

Katlanma davranışının bütün çiftler için olası bazı sonuçları vardır. Çünkü genelde kendilerini diğerlerinin ihtiyaçlarını sağlamak, problemlerini çözmek için feda etmişlerdir. Para ve diğer ilişkilerdeki sorumlulukları eşlerinden daha fazla üstlenmişlerdir.

Çok karşılaşılan durumlara örnek olarak; erkek arkadaşına iş arayan kadın, kız arkadaşının kirasını ödeyen adam ya da çocuğunun yapabileceği ya da yapması gereken sorumlulukları üstlenen ebeveynler verilebilir.Bağımlı eşin madde kullanımının sonuçlarına gereksiz yere katlanmaktan kaçınmak için katlanan eş, öncelikle bağımsızlık duygusunu geri kazanmalı ve bağımlı eşin madde kullanımının kendi durumunu riske atmasına mümkün olduğunca izin vermemelidir. Bağımlı eşin ilacın etkisi altındayken sizi ya da çocuğunuzu bir yere arabayla bırakması hayatınız için tehlikeli olabilir. Diğer taraftan, sizin bu rolü üstlenmeniz, eşinize alkol ya da madde kullanması için özgürlük vermiş olur. Bu yüzden ayrı bir araba alarak bağımlı eşinizin bu davranışını destekleyici olmaktan kurtulabilirsiniz. Bağımlı eş ilaç etkisi altında araba kullanmasından sorumlu tutulursa, bu onun için bir “uyandırma alarmı” olabilir.

Bağımlı eşinizin güvenilmezliğiyle baş edebilmek için sürekli bir B planınız olsun. Bazen B planınız sadece evde kalmak ve okuduğunuz bir kitabı bitirmek olabilir. Burada önemli olan nokta, bunun sizin kendi iradenizle almış olduğunuz bir karar olmasıdır. Böylece kurban edilmiş ya da kontrol ediliyor gibi hissetmezsiniz.

Planlar yapmak ve bu planlar dahilinde hareket etmek iyi bir fikir olabilir. Böylece, bağımlı eş danışmanlık randevusuna ya da sosyal bir aktivite programına katılmaktan son dakika iptalleri ile kaçamaz. Bu, bağımlı eşin aileyi kontrol altına alma girişimlerini engelleyebilir. Klinikten bir örnek verelim: Bir baba, alkolik eşi aniden eve geri dönmeye karar verdiğinde çocuklarıyla birlikte tatiline devam etmek zorunda kalmıştı. Adam, terapiye geldiğinde bu olayı anlattıktan sonra “Hayatımda ilk defa eşim için endişelenmekten vazgeçip kafamın rahat olduğu bir zaman geçirdim” demiştir.

Başka bir olayda da, alkolik koca akşam yemeği için misafirler gelmeden 1 saat önce bir kavga çıkarmış ve eşine daveti geri çekmesini aksi takdirde evi terk edeceğini söylemiştir. Eşi buna itiraz edince de sinirlenmiş hiddetle evden ayrılmış ve çalıların arkasına saklanmıştır. Kadın planına sadık kaldığı için olurken, eşi utanmış ve bunu bir daha tekrarlamamıştır.

Sağlam durabilmeyi öğrenmek ve sınırlar çizmek sıklıkla katlanmayı durdurmak için atılan ilk adımlardır.

Kaynakça: http://psychcentral.com/lib/are-you-an-enabler/00015255


 

Amerikan Psikoji Derneği (APA) tarafından online olarak yayınlanan “Popüler Medya Kültürü Psikolojisi (Psychology of Popular Media Culture)” dergisinde yayınlanan yeni bir araştırma, yetişkinler için tehlikeyi ve risk almayı özendirici bir içerikle hazırlanan video ve bilgisayar oyunlarını oynayan gençlerin, bu oyunları oynamayan yaşıtlarına göre tehlikeli araç kullanmaya daha yatkın olduklarını; otomobil kazaları geçirme, polis çevirmelerine yakalanma ve alkollü araç kullanma gibi riskli davranışlarında artış gözlendiğini ortaya koymaktadır.

“Gençlerin polis çevirmelerine yakalanma sıklığının ebeveynlerinin araç kullanma alışkanlıklarından ziyade kendilerinin bu tarz oyunlar oynama alışkanlıklarıyla bağlantılı olduğunu öğrenen pek çok ebeveyn muhtemelen bu durumdan rahatsız olacaktır.” açıklamasını yapan, araştırmanın yürütücülerinden ve aynı zamanda Dartmouth College’de öğretim görevlisi olan Doç. Jay G.Hull, araştırma sonuçlarına ilişkin ayrıca şu değerlendirmede bulundu: “Ergenlik çağındaki ölümlerin en sık rastlanan sebebinin motorlu taşıt kazaları olduğu düşünülürse, gençlerde tehlikeli araç kullanımını tetikleyen popüler oyunların, öfke ve şiddet eğilimi ile bağlantısı toplumda geniş çapta yankı uyandıran video ve bilgisayar oyunlarına kıyasla daha önemli bir halk sağlığı sorunu teşkil ettiği söylenebilir.”.

Araştırmacıların konuyla ilgili olarak yürüttüğü boylamsal çalışmada, 5.000’den fazla Amerikan genci, 4 yıl içinde 4 ayrı kez telefonda görüşmelere katılarak araştırmacıların kendilerine yönelttiği bazı soruları cevaplandırdılar. İlk telefon görüşmesinde, katılımcıların yarısı, ebeveynlerinin yetişkinler için tasarlanmış oyunları oynamaları konusunda kendilerine izin verdiğini ifade etti. Bu gençlerin %32’si Örümcek Adam-2 (Spider-Man-2), %12’si İnsan Avı (Manhunt), ve %58’i Büyük Otomobil Soygunu-3(Grand Theft Auto 3) oynadıklarını belirttiler. Araştırmanın sonuçları, Örümcek Adam-2, İnsan Avı ve Büyük Otomobil Soygunu-3 gibi oyunlar oynamanın, heyecan arama, isyankarlık ve riskli araç kullanımında artış ile bağlantılı olduğunu ortaya çıkardı. Yapılan değerlendirmeler sonucunda, heyecan arama ve isyankarlık düzeyindeki artışın riskli araç kullanımı, otomobil kazası yapma, polis çevirmelerine yakalanma ve alkollü araç kullanma isteğiyle doğrudan bağlantılı olduğu saptandı.

İkinci ve üçüncü telefon görüşmesi arasında geçen süreçte, trafikte polis çevirmesine yakalandığını söyleyen gençlerin oranı %11’den %21’e yükselirken, trafik kazası geçirdiğini söyleyenlerin oranında da %8’den %14’e bir artış gözlendi. Gençler ortalama 16 yaşındayken gerçekleştirilen üçüncü telefon görüşmesinde, her 4 gençten 1’i o güne dek en azından bir kere tehlikeli araç kullandığını belirtti. Gençler ortalama 18 yaşındayken gerçekleştirilen dördüncü telefon görüşmesinde ise en azından bir kez riskli araç kullandığını belirten gençlerin oranı %90’a yükseldi. Bu son görüşmede gençlerin %78’i hızlı araç kullandıklarını, %26’sı takip mesafesini ihlal ederek öndeki araca çok yakın gittiklerini, %23’ü diğer araçlara yol vermediklerini, %25’i trafikte makas attıklarını, %20’si kırmızı ışıkta geçtiklerini, %19’u dur işaretine uymadıklarını, %13’ü bölünmüş yollarda sollama yaptıklarını, %71’i sarı ışık yandığında kırmızı ışığa yakalanmamak için hızlandıklarını, %27’si de emniyet kemeri takmadıklarını itiraf etti.

Araştırmacılar, gençlerin heyecan arama ve isyankarlık düzeyini belirlemek için, gençlere “Tehlikeli davranışlarda bulunmayı seviyorum” ve “Okulda başım derde giriyor” gibi bazı cümleler verip, gençlerden bu cümlelerin kendileri için ne kadar doğru olduğunu 1 ile 4 arasında bir değer vererek belirtmelerini istediler. Araştırmada ayrıca cinsiyet, yaş, ırk, ebeveynlerin eğitim ve gelir düzeyi, ebeveynlerin çocuklarıyla iletişim kurma tarzı (sıcak ve duyarlı veya çok talepkar, gibi) gibi değişkenler de kontrol altına alındı.

Araştırmanın yürütücülerinden Hull, “Bu tür video ve bilgisayar oyunları oynamaları, bu gençlerin oyunlarda büründükleri risk almaya eğilimli ve isyankar karakterlerle özdeşleşen bir kişilik yapısı geliştirmelerine ve ileride çok daha geniş çaplı sorunlar yaşamalarına, sigara ve alkol kullanımı gibi farklı alanlarda da riskli davranışlarda bulunmalarına sebep olabilir.” açıklamasıyla, gençleri bekleyen tehlikenin boyutlarına dikkat çekti.

Araştırmacılar ayrıca bu çalışmada gençlerin tehlikeli araç kullanımına dair bilginin telefon görüşmeleri esnasında doğrudan gençlerden edinilmiş olması dolayısıyla, gençlerin tehlikeli araç kullanma alışkanlıklarının nedenleri hakkında kesin bir çıkarımda bulunulamayacağının altını çizdiler. Bu kısıtlamaya rağmen araştırmanın bulgularının önemini vurgulayan Hull şu değerlendirmede bulundu: “Araştırma, video ve bilgisayar oyunu oynayan gençler henüz araba kullanamayacak kadar küçük bir yaştayken başlamış olduğu için, bu oyunlara maruz kalmanın tehlikeli araç kullanımından önce gerçekleşmiş olduğu açıkça ortadadır”.

* Lisa Boween’in Monitor on Psychology dergisinin Kasım 2012 tarihli 10 numaralı sayısında yer alan “Certain Video Games May Lead Teens To Drive Recklessly” başlıklı yazısının çevirisidir.

 

Biyogeribildirim tekniği 50 yılı aşkın süredir kas aktivitesini kontrol etmek, stresi azaltmak ve migreni rahatlatmak adına kullanılıyor. Yapılan yeni araştırmalar bir sonraki adımı aydınlatıyor: Functional Magnetic Resonance Imaging (fMRI) üzerinden elde edilen beyin geribildirimleri sayesinde beyin faaliyet halindeyken düşüncelerin kontrolüne ne derece olanak verdiği araştırılıyor.

Bir grup araştırmacı beyin faaliyetlerinin ve geribildirimlerinin çalışılarak gündelik yaşam görevlerine yardımcı olunabileceğini, kişisel veya profesyonel meselelerde konsantrasyonun arttırılabileceğini öne sürüyor. Diğer bir uygulama alanı ise özellikle depresyon, anksiyete veya obsesif-kompulsif bozukluk yaşayan kişilerde, kişinin kendi düşüncelerinden daha haberdar olmasını ve kontrol edebilmesine destek olması.

Yapılan çalışmada British Coumbia Üniversitesi araştırmaları, fMRI geribildiriminin kişinin düşüncelerine daha hakim olmasını sağladığını keşfetti.

Yapılan müdahale, yüksek düşünce fonksiyonlarından sorumlu beyin bölgelerinden geribildirim alınmasını sağlıyordu. Araştırmacılar, bu geribildirimin, kişilerin düşünce süreçlerine destek olup olamayacağını görmek, ve nihayetinde kişilerin “beyinlerini eğitmelerinin” mümkün olup olmadığını görmek istediler.

“Sporcuların bir koç ile birlikte aldıkları geribildirimler doğrultusunda antreman yapmaları gibi fMRI geribildirimi de düşüncelerimizin daha iyi farkına varmamıza yardımcı olabilir,” diyor araştırmacılardan Dr. Kalina Christoff.

“Araştırmalarımız, beynimizin hangi kısımlarının nasıl çalıştığını görmenin, düşünce süreçlerimizi geliştirmeye destek olduğunu gösteriyor.”

Araştırmacılar katılımcılardan 30 saniyelik aralıklara yayılan dört ila altı dakikalık seanslarda zihinsel çaba gerektiren görevler yerine getirmelerini istediler.

Eş zamanlı fMRI geribildirimi alan katılımcılar, iç-gözlem/düşünce gerektiren zihinsel aktivitelerde zihinsel aktivitelerindeki artışı, benzer bir düşünce gerektirmeyen ve daha çok duyulara yoğunlaşan aktivitelerde ise zihinsel aktivitelerindeki azalışı gözlemleyebildiler.

Bu katılımcılar aldıkları geri bildirimi düşüncelerini yönlendirmek için kullanarak düşünce süreçlerini daha verimli hale getirdiler ve verilen zihinsel görevleri başarıyla yerine getirmede büyük artış sağladılar.

Öte yandan, tutarsız geribildirim verilen veya hiç geribildirim almayan katılımcılarda beyin faaliyetlerinin yönlendirilmesinde herhangi bir gelişme gözlemlenmedi.

Çalışma NeuroImageadlı akademik dergide yayınlandı.

“Katılımcılar düşüncelerine beyinlerinin verdiği tepkileri gördükçe, görevi yerine getirmekteki performanslarını gözlemleyebildiler ve düşüncelerini buna göre yönlendirebildiler,” diyor yazarlardan Graeme McCaig. “Sonuç olarak, gerçek zamanlı geri bildirim alan katılımcılar zihinel çaba gerektiren görevlerde daha yüksek konsantrasyon gösterip daha tutarlı biçimde odaklanabildiler. “

Kaynak: Rick Nauert, PhD;  University of British Columbia

http://psychcentral.com/news/2011/04/11/controlling-thoughts-by-watching-brain-in-action/25176.html

 

BİYOLOJİK SAAT, SİRKADİYEN DÖNGÜ ve JET LAG

Sirkadiyen ritim, yaklaşık olarak 24 saatlik bir döngüdür ve ışık ile bağlantılı olarak kendi kendine çalışır; karanlık ve ışık döngüsüne bağlı olarak senkronize olur. Sirkadiyen ritminiz, uyku, vücut ısısı ve açlık gibi aktiviteleri düzenler. Buna karşın, sirkadyen ritminiz bazen sizi şaşırtabilir. Hemen hemen herkes, uzun mesafeli seyahatler yaptığında jet lag sorunu ile karşılaşmaktadır. Jet lag, sirkadiyen ritminizin dış gerçeklikteki gündüz-gece döngüsünden farklı bir zamanlaması olduğunda ortaya çıkar. Yani, beyniniz uyanık olması gereken zamanda uyumak ister veya tam tersi. Beyninizin bir ana saati vardır ve normalde, yukarıda da ifade edildiği gibi vücut sıcaklığı, açlık ve uyku ritimlerini düzenler. Jet lag ile, bu ritimler senkronize olmaktan çıkar ve gece yarısında acıkmak gibi bir takım belirtilere neden olur.

Sık Jet Lag ve Beyin Hasarı

Jet Lag sadece basit bir şekilde sinir bozucu bir durum değildir; sık sık olduğunda ayrıca beyin sağlığı için de tehlikeli olabilmektedir. Sıklıkla farklı saat dilimlerini geçen kişilerde beyin hasarı ve hafıza problemleri olabilir. Bir çalışmada, 5 yıldır görev yapan hostes ve uçak görevlileri arasında uzun seyahatler arasında 5 günden az ara olan görevliler ile 2 hafta ve üzeri aralar ile seyahat edenler karşılaştırılmıştır. Her iki grupta, genel toplamda aynı mesafeleri kat etmiştir. Sonuçlar, kısa aralıklarla seyahate eden grubun, öğrenme ve hafıza ile ilgili beyin bölümü olan temporal lob hacminin daha az olduğu görülmüştür. Bu gruptaki kişilerin ayrıca bir hafıza testinde problem yaşamaları da sık seyahatin beyne zarar verdiğini destekler nitelikte olduğu şeklinde yorumlanmıştır.

Beyin hasarı, muhtemelen jet lag sırasında salı verilen ve temporal lob ve hafızaya zarar veren stres hormonlarının sonucunda oluşmaktadır. Neyse ki, hostes veya uçak görevlisi olarak çalışmıyorsanız, yüksek ihtimalle endişelenmenize gerek yok. Çünkü çok az insan, 2 haftadan daha sık birden çok zaman dilimini aşacak uçuşlar yapmaktadırlar. Benzer bir risk vardiyalı çalışan kişiler için de geçerli olabilir. Sık seyahat eden kişiler gibi, vardiyalı çalışan ve çalışma saatleri sık değişen kişilerde de bu durum beden ve beyin için stres yaratmaktadır.

Baykuşlar ile Horozlar: Gece ve Gündüz İnsanları Spekülasyonu

Günün erken saatlerinde veya gecenin geç saatlerinde daha iyi performans gösterme eğilimi, bu kişilerin doğal bir sirkadiyen ritmi olduğuna işaret etmektedir ki, bu 24 saat değildir. 23 saatlik bir periyod, güne başlamak için sabırsızlanan, günün erken saatlerinde daha iyi performans gösteren kişileri motive ederken, 25 saatlik periyodu olan kişiler ise halen daha sabah çalan alarmı susturmaya çalışmaktadır. Uzun sirkadiyen döngüsü olan kişilerin jet lag uyumları da farklılık göstermektedir. Genel olarak bakıldığında, saat farkının olduğu seyahatlerde, pek çok kişi, daha erken kalmak zorunda kaldıkları doğu seyahatlerinde, daha geç uyandıkları batı seyahatlerine göre daha güçlük çektiklerini bildirmişlerdir. Doğu seyahatleri ile ilgili güçlük, doğu seyahatlerinin 24 saatlik dilimi aşması ile ilgili olabilir. Eğer böyle ise, gündüz insanlarının batı seyahatleri ile, gece insanlarının ise doğu seyahatlerinde daha çok sıkıntı çekmeleri beklenir ve her iki durum da tabii ki, kişinin doğal sirkadiyen döngüsü ile ilişkilidir.

Pratik Tavsiye: Jet Lag’ın üstesinden gelme

Seyahat ettiğinizde, vücudunuzdaki saatler dinlenmek ve dünya ile tekrar senkronize olabilmek için günde yaklaşık bir saat kayabilir. Fakat uçak yolculuğu sonrası sersemlikten daha hızlı kurtulmanıza yardımcı olmak için sirkadiyen ritimler bilginizi kullanabilirsiniz. Beyninizin ritmine uyum sağlamanın en iyi yolu ışık kullanmaktır. Melatonin takviyeleride ikinci bir seçenektir. İkiside basit bir biçimde erken ya da geç kalkmaktan daha iyidirler ve egzersiz gibi diğer hilelerden daha iyi çalışırlar. İşte vücudunuzun adapte olmasına yardımcı olmak için kullanılan ışık ve melatonin yönergeler:

*Biraz öğleden sonra ışığı alın:

Sirkadiyen ritminizi ayarlayabilmenin en iyi yolu beyninizi sinyal olarak kullanabileceği bir doz ışık almaktır. Aynı bir salıncağı ittirdiğinizdeki zamanlamanın etkisi gibi günün saatine bağlı olarak, ışık günlük ritmimizde farklı etkiler yaratır. Sabahları – ya da vücudunuz sabah olduğunu düşündüğü anda- ışık uyanmanıza yardımcı olur. Eğer o anda ışık vücudunuza sabah olduğunu söyleyebilirse, ışığa maruz kalmak bir sonraki gün daha erken uyanmanızı sağlar. Öte yandan, eğer ışık vücudunuza günün daha bitmediğini söylüyorsa, akşam ışığa maruz kalmak sizin bir sonraki gün daha geç uyanmanızı sağlar çünkü vücudunuzun daha uzun süre uyanık kalmasına ihtiyacı vardır.

Yani Amerika’dan Afrika’ya ya da Avrupa’ya gibi doğuya uçtuğunuzda geldiğiniz yerdeki insanlar uyanmadan bir kaç saat parlak ışık almak için dışarı çıkmalısınız. Bu durumda bir ışık kaynağı bulmanız oldukça kolaydır çünkü varış noktanızda güneş daha batmamıştır.

-Grafik: Günlük saat (beyninize göre günün saati)

Bu size bir sonraki gün daha rahat kalkmanıza yardımcı olur. Eğer doğuya sekiz ya da daha fazla saat dilimi seyehat ettiyseniz, sabahın ilk ışıklarından kaçınmaya çalışın (geldiğiniz yerde akşam saati olduğu için) çünkü bu saatinizi yanlış yöne çeker. Aksine, eğer batıya uçarken (Avrupa’dan ya da Afrikadan Amerika’ya) uçuşunuzun başladığı yerde uyku saati gelmeden uykulu olduğunuzda bir doz ışık aldığınızdan emin olun.

Sırasıyla bu kuralları hatırlamanın en basit yolu: Yolculuğunuzun ilk gününde, öğlen biraz ışık alın. Diğer günlerde ise beyninizin saati adapte oldukça iki ya da üç saat önce ışık alın. Köpürt. Durula. Tekrar et.

*Yatağınızın başucundaki ışığı sözdürün! Beyninizin yerleşmiş sabah ya da akşam hissini arttırmak genellikle kolaydır çünkü ışığa ihtiyacınız olduğu zaman gündüz olmaya devam edecek. Fakat kazara tam tersini yapma tehlikesinden kaçınmak önemlidir. Işığı yanlış zamanda almak saatinizi yanlış yönde ayarlanmasına sebep olabilir. Yani eğer akşam uyuyamazsanız ışığı açmayın! Saat ayarınızda yapay ışık gündüzden daha az etkilidir, ama yine de kaçınmalısınız.

*Uzun yolculuklar için sanal bir yön seçin:Eğer dünyanın yarısını dolaşma gibi gerçekten çılgınca bir şey yapıyorsanız (Bombay’dan San Francisco’ya ve ya New York’tan Tokyo’ya) saatinizi ne yöne cevireceğinize karar verin (her gün daha geç veya her gün daha erken) ve planınıza bağlı kalın. Bir çok insan için, ama hepsi değil, batıya gidiyormuş gibi yapmak (Chicago’dan ya da Honolulu’dan) ve ışık dozunu öğleden sonra geç saatlerde almak en kolayıdır. Bunu günlük ritminiz için bir mola gibi düşünün.

*Doğuya giderken melatonini akşam alın: Işığa maruz kalmak biraz zaman gecikmesi ile birlikte melatonin üretir yani akşamları bir vurum melatonin uyumaya cesaretlendirir ve saatinizin bir sonraki döngüye hazırlar. Sonuç olarak, vücut saatinizin akşamında melatonin artar.

Eğer sirkadiyen ritminizin doğru zamanında yapılırsa, melatonin almak biraz yardımcı olur. Vücudunuz uyku zamanının yaklaştığını düşündüğünde bir doz melatonin almak bir sonraki gün erken kalkmanıza yardımcı olur – ve bir sonraki gün daha erken uyumanıza yardımcı olur. Gideceğiniz yerde akşamüstü ya da gecenin ortasında alın. Fakat bilinmeyen sebeplerden dolayı melatonin sadece doğuya gidiyorsanuz yardımcı olabiliyor.

Melatonin’in etkisi küçük, uyanma saatinizi her gün bir saat kaydırır. Egzersizin de benzer etkisi vardır ve günün aynı anında yapılmalıdırlar. Bilmediğimiz şey ise melatoninin ya da egzersizin; parlak ışığın yararı dışında ek olarak iyi bir yararı olup olmadığı.


 

Clark Üniversitesi’nden erken yetişkinlerle çalışan uzman psikolog Jeffrey Jensen Arnett, “Herhangi bir genç çifte evliliklerinin nekadar süreceğini sorduğunuzda, sonsuza kadar cevabını alırsınız” diyor. Clark Üniversitesi’nde yürütülen ve 18-29 yaş arası erken yetişkinlik dönemindeki 1000 kişinin katıldığı çalışmanın sonuçlarına göre, katılımcıların %86’sı evliliklerinin ömür boyu sürmesini beklediklerini ifade ediyor. Arnett ‘e göre geri kalan %14’lük kısım ise zaten evlenmeyi düşünmeyen katılımcılardan oluşuyor.

Fakat istatistikler, bu iyimser gençlerin yalnızca kendilerini kandırdıklarını gösteriyor. Amerika Birleşik Devletleri Sağlık İstatistikleri Ulusal Merkezi (NCHS) verileri, günümüzde bir çiftin 20. evlilik yıldönümlerini kutlama olasılığının, bozuk paranın yazı veya tura gelme olasılığından daha yüksek olmadığını gösteriyor. Buna göre, kadınların %52’si, erkeklerin ise %56’sı 20. evlilik yıldönümünü kutlayabiliyor. Uzmanlara göre, günümüzde yapılan evliliklerin %40 ila %50’si boşanma ile sonuçlanıyor.

Öte yandan, psikologlara göre bir ilişkiyi sürdürmek için yapılması gerekenler, zannedildiğinin aksine oldukça basit. Kısacası, Michigan ve Oakland Üniversiteleri’nde ders veren Terri Orbuch’un deyimiyle, “Partnerinizi memnun etmek için 10.000 dolarlık bir tatil planlamak zorunda da değilsiniz”. Peki, son araştırmalara göre, ilişkiyi sürdürebilmek için neler yapılmalı?

Küçük şeylerin büyük etki yaratabileceğini unutmayın.

Orbuch tarafından yürütülen Evliliğin İlk Yılları Projesi’nin sonuçlarına göre, mutlu çiftlerin dörtte üçü partnerlerinin “kendilerini önemli veya özel hissettirdiğini” belirtirken, aynı durumun mutsuz çiftlerin yarısından daha azı için geçerli olması dikkat çekiyor. Orbuch, “Partnerinize önemsendiğini, sevildiğini, özel olduğunu hissettirmek için yapacağınız ya da söyleyeceğiniz küçük şeyler, ilişkinizin mutlu devam etmesi ve boşanmayı önlemek için oldukça önem taşıyor” ifadesini kullanıyor. Bu “olumlu ifadeler”, partnerinizin cüzdanına sürpriz bir not bırakmak ya da yorucu bir günden sonra omuzlarına masaj yapmak kadar kolay davranışları içeriyor. Orbuch’un analizlerine göre, erkekler bu olumlu ifadelere kadınlardan daha fazla ihtiyaç duyuyor. Eşleri tarafından olumlu karşılanmadığını düşünen erkeklerin boşanma oranının, diğerlerine kıyasla iki kat daha yüksek olması da bu analizi doğruluyor. Orbuch bu farkın nedenini, arkadaşlarına sarılan veya kuyrukta beklerken tanımadığı birinden iltifat alabilen kadınların aksine, erkeklerin olumlu karşılanma ihtiyacını yalnızca partnerleri aracılığıyla karşılayabilmeleri ile açıklıyor.

Nazikçe tartışın.

Gottman Enstitüsü ve Washington Üniversitesi Love Lab (Aşk Laboratuarı) kurucusu olanJohn Gottman’a göre, evliliklerde yaşanan sorunların %69’u asla çözümlenemiyor. Ancak araştırma sonuçları, asıl önemli olan hususun sorunların çözülmesinden ziyade, partnerler tarafından o sorunların ele alınış şekli olduğunu gösteriyor. Gottman’a göre, “Dengeli ve mutlu ilişkisi olan çiftler, mutsuz ya da ayrılan çiftlere nazaran birbirlerine karşı daha nazik davranıyorlar“. Yeni evli çiftlerin iletişim biçimlerine bakarak boşanıp boşanmayacaklarını %90 doğrulukla öngörebilen Gottman, mutlu ilişki yaşayan çiftlerle ilgili şu saptamada bulunuyor: “Bu çiftlerde partnerler birbirlerine karşı daha kibar ve daha düşünceli davranırlar ve problemlerini daha sakin bir şekilde gündeme getirirler”.

UCLA Üniversitesi’nden Justin Lavner tarafından 136 çift ile 10 yıl boyunca yürütülen bir çalışmada, 10 yılın sonunda boşanan veya birlikteliğini sürdüren çiftler arasındaki en temel farkın, bu çiftlerin evliliklerinin ilk yılında yaşadıkları sorunları ele alış tarzları olduğunu desteklemektedir. Buna göre, evliliklerinin ilk yılında yaşadıkları ilişki problemlerine öfkeyle ve karamsarlıkla yaklaşan çiftlerin 10 yıl sonra boşanma olasılıklarının daha yüksek olduğu anlaşılmaktadır. Bu çalışmanın sonucuna göre, boşanmayı belirleyen temel faktörün partnerlerin birbirine bağlılığı, kişilik yapıları veya stres düzeylerinden ziyade, partnerler arasındaki iletişim tarzı olduğunu söylemek mümkündür.

Gündelik işlerinizden daha fazlasını konuşun.

“Birçok çift birbiriyle iletişim kurduklarını sanıyorlar ancak aslında konuştukları tek şey sadece evi çekip çevirmek, yapılacaklar listesini oluşturmak veya işbölümü yapmak.“ ifadesini kullanan Orbuch’a göre hoş sohbet yeterli değil, aynı zamanda çiftlerin ne hakkında konuştuğu da oldukça önemli. En mutlu çiftler aynı zamanda umutlarını, hayallerini ve korkularını da birbirleriyle paylaşarak birbirlerini daha iyi tanımak için zaman ayırır. Gottman’a göre de çiftlerin kendileri hakkında konuşmaları ve ideallerinden bahsetmeleri, ilişkinin ortak anlamını ve amacını ortaya çıkarıyor.

Güzel günlerinizi kutlayın.

Yapılan araştırmalara göre, iyi günlerde partnerinizi desteklemeniz, kötü günlerde vereceğiniz destekten çok daha anlamlı olabilir. California Üniversitesi’nden Shelly Gable’nin 2012 yılında yayınlanan bir çalışmasına göre işyerinde terfi almak gibi olumlu bir gelişme sonrasında partneri tarafından desteklendiğini hisseden katılımcılar hem kendileri hem de ilişkileri hakkında daha iyi hissediyor. Ancak beklentilerin aksine kötü bir olay karşısında partnerinin desteğini hissetmenin kişinin her zaman olumlu hissetmesini sağlamadığı, hatta kimi zaman olumsuz etkiler doğurabildiği anlaşılıyor. Araştırmacılar bunu yangın alarmına benzeterek açıklıyorlar. Bu benzetmeye göre, yangın alarmını test edip de çalıştığını görmek, yangın anında çalıştığını görmekten çok daha hoşnut edici ve mutluluk vericidir. Çünkü ikinci durumda yangının çıkmış olmasının yarattığı olumsuz etki, alarmın çalışmasının verdiği olumlu etkiden daha baskındır.

Risk alın.

Orbuch’a göre, “Bir ilişkiyi sıkıcılıktan daha fazla sarsan pek az şey vardır”. Orbuch ve ekibinin yürttüğü Evliliğin İlk Yılları Projesi’nde de, evliliklerinin yedinci yılında sıkıldıklarını dile getiren çiftlerin, evliliklerinin 16. yılına geldiklerinde de ilişkilerinden memnun olma olasılığının daha düşük olduğu anlaşılıyor. California Riverside Üniversitesi’nde sosyal psikolog olarak ders veren, aynı zamanda 2013 yılında yayınlanan Myths of Happiness (Mutluluk Mitleri) kitabının da yazarı olan Sonja Lyubomirsky, kişinin zamanla partnerine alışmasının doğal ama yavaşlatılabilir bir süreç olduğunu belirtiyor. Lyubomirsky’nin hazsal uyum (hedonic adaptation) teorisi, insanların yaşamlarında meydana gelen yeni bir kıyafetten, yeni bir işe ve yeni bir evliliğe kadar her türlü olumlu değişime alışmaya odaklı olduğunu savunuyor. Lyubomirsky, “Değişimin getirdiği olumlu duygular her seferinde gittikçe azalıyor. Burada asıl sorunun “Bu alışma sürecini nasıl yavaşlatabiliriz?” olması gerektiğini vurguluyor.

Bu soruya psikologların cevabı üç kelime ile yenilik, çeşitlilik ve sürpriz olarak özetlenebilir. Lyubomirsky, beraber denenecek yeni ve heyecan verici aktivitelerin çiftlerde ilk günkü hisleri tekrar canlandırabileceğini söylüyor. Bu tekniğin Stony Brook Üniversitesi araştırmacılarından Arthur Aron’un 1993 yılında yürüttüğü bir çalışmada elde ettiği, birlikte daha heyecan verici etkinliklere (yürüyüş, parti) katılan çiftlerin ilişkilerinde daha yüksek doyuma ulaştıkları, riske girmeyen ve belli rutinde devam eden çiftlerin ise benzer faydayı göremedikleri bulgusunu da destekler nitelikte olması göze çarpıyor.

Aşkın yeterli olmadığını bilin.

Çift terapisti Nicholas Kirsch’e göre, “Belki de evlilik araştırmalarının bize öğrettiği en önemli şey evliliği sürdürmenin, diğer ilişkilerde de olduğu gibi, bilinçli çaba gerektirdiğidir. Pek çok insan birçok şey için hayat boyu eğitim alır. Eğer bir golf meraklısıysanız, haftada birkaç kez antrenmana gidersiniz. Eğer avukatsanız, sürekli devam eden bir eğitiminiz vardır; sanatçıysanız atölye çalışmalarınız olur. Ancak her nedense insanlar çift olmayı öğrenmek için çalışılması gerektiğine inanmaz ve bunun kendiliğinden gelişmesi gerektiğini düşünürler.”

Evlilik ile ilgili düzenlediği eğitimlere katılan yeni evli çiftlerin, ancak ilişkilerindeki krizler müdahale gerektirince eğitim alanlara kıyasla 3 kat daha başarılı olduklarını belirten Gottman’a göre de ilişkiyi sürdürmenin yolları ne kadar erken öğrenilirse ilişki için o kadar olumlu sonuçlar doğuruyor. Gottman, şu ifadeyi kullanıyor: “Aşkınızın ve evliliğinizin uzun sürmesinin yolu sevdiğinize değer vermeniz ve o hayatınızda olduğu için şanslı hissetmenizdir. Ve bu değer duygusunu, çiftler ilişki içinde birlikte geliştirirler.”

*Anna Miller’ın “Monitor on Psychology” dergisinin Nisan 2013 tarihli 12 numaralı sayısında yer alan “Can This Marriage Be Saved?” başlıklı yazısından alınmıştır.

 

Çocuk istismarıyla ilgili bir bülten hazırlayan Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı "İstismar sanıldığı gibi nadiren görülen bir olay değildir" diyor. İstismarın çocuklar üzerindeki etkilerinin de anlatıldığı bültende çocuklar, ergenler ve yetişkinlerdeki belirtileri de sıralanıyor.

“Her dört çocuktan biri aile içinde cinsel istismara uğruyor. Bu suça ortak olmayın!” başlıklı bir bülten yayımlayan Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı konuyla ilgili yanlış bilgilere dikkat çekiyor.

Konuyla ilgili bilgi ve destek için Alo 183 Sosyal Hizmet Danışma Hattı'nın aranmasını gerektiğini hatırlatan vakfa göre aile içi cinsel istismarla ilgili yanlış kanılar şöyle:

· Ensest zannedildiği gibi sadece sosyo-ekonomik düzeyi düşük ailelerde değil, her kesimde görülebilir.

· Çocukların cinsel istismarı hayal gücüyle uydurdukları, sadece şirin ve cazip kız çocuklarının cinsel istismara uğradıkları bütünüyle yanlış bir inançtır.

· Cinsel taciz sanıldığı gibi genellikle yaşlı, yabancı, serseri erkekler tarafından, ıssız yerlerde yapılmaz. Çocuğun yakını olan genç, evli, çocuklu erkekler tarafından gündelik kullanım alanlarında gerçekleşir.

· Cinsel saldırıya uğrayan çocuklar zannedildiği gibi sadece kız çocukları değildir; hatta erkek çocuklar daha fazla cinsel şiddete maruz kalabilir.

· Cinsel istismar kuşkusu durumunda, olayın üzerine gitmek zannedildiği gibi daha fazla travmaya neden olmaz. Çocuğun güvenliği ve ihtiyaçları gözetilerek yapılan bir müdahale hem istismarın sonra ermesini sağlayacak hem de ona bu sorunun inkar edilmemesi, görmezden gelinmemesi gerektiği mesajını verecektir.

Çocuklar üzerindeki etkiler: Ensest, çocuk için çok şaşırtıcı, anlamlandırması ve söze dökmesi çok zor bir deneyimdir. Sevgi, güven, bağlılık beklediği bir yakınından gelen davranışları anlamlandıramayan çocuk, ruhsal ve fiziksel olarak hayatta kalabilmek için birbirinden ayrışmış, kopuk zihin ve beden halleri yaşar, bu deneyimi anılarından çıkarma ve inkâr yoluna gidebilir.

İstismarın belirtileri nelerdir?

Mor Çatı bülteninde istismarın çocuklar, ergenler ve yetişkinlerdeki belirtilerine de yer veriliyor.

Çocuklarda:

· Okul başarısında ve okula olan ilgide azalma,

· Tedaviye karşın geçmeyen ağrılar, oral, anal ve vajinal enfeksiyon,

· Yetişkinlerin cinsel davranışlarını aşırı taklit etme,

· Kendini ifade ettiği yollarda cinselliğe ve cinsel organlara vurgu,

· Sürekli mastürbasyon, parmak emme, biberondan içme, altını ıslatma, büyük tuvaletini kaçırma, uyku bozuklukları

Ergenlerde:

· Devam eden okul problemleri, ders dışı faaliyetlere ilgisizlik, okulu terk etme, sınıfta konuşmaktan korkma,

· Nedensiz ağrılar, depresyon, aşırı kilo alma, bedenen rahatsızlık ve tiksinti duyma,

· Cinsellikten korkma, erken hamilelik, erken evlenme, cinsel kayıtsızlık, cinsellikten korkma, aşırı cinsel davranışlar,

· Aşırı kilo alma, bedenden rahatsızlık ve tiksinti duyma, ergenlik dönemi bedensel değişiklikleri hakkında sıkıntı duyma,

· Evden kaçma, madde kullanımı ve bağımlılığı, kendine zarar verme, çalma ve intihar düşünceleri.

Yetişkinlerde:

· Tedaviye rağmen bir türlü geçmeyen ağrılar, jinekolojik ve cinsel rahatsızlıklar, uyku bozuklukları, karanlıktan korkma, gece yarısı birisinin eve gireceğinden korkma,

· Aşırı cinsel davranışlar, yeme bozuklukları, hamilelik sırasında utanç, ebeveyn olma sorunları,

· Kendine zarar verme, düşük özbenlik, sürekli suçluluk ve utanç duyma, depresyon, bütünsel olarak kötü olduğuna inanç, ait olamama, yerleşememe, ötekilere güven duyma konusunda zorluk,

· Aşırı sosyalleşme ya da izolasyon, cinsel ve fiziksel saldırılardan kendini koruyamama.

Kaynak:

http://bianet.org/bianet/toplum/110793-cocugun-cinsel-istismarinin-belirtileri-ve-yanlis-bilinenler

 

Ülkemizde ve tüm dünyada bireylerin yaşadıkları ruhsal sorunların anlaşılması, açıklanması ve tedavi edilmesiyle ilgilenen iki temel meslek grubunu psikologlar ve psikiyatristler oluşturur. Bu meslek grupları arasındaki farklar toplum tarafından net biçimde bilinmediğinden, insanlar genellikle “psikolog” ve “psikiyatrist” kelimelerini eş anlamlı olarak kullanma eğilimindedirler. Fakat gerçekte bu iki grup profesyonelin eğitim süreçleri, ruhsal sorunlara yaklaşımları ve tedavi süreçleri arasında farklılıklar vardır. Aynı şekilde psikoloji ve psikiyatri de birbiriyle bağlantılı ancak farklı disiplinlerdir. Bu farklılıkların net biçimde anlaşılması, ruhsal sorunlar yaşayan bireylerin doğru uzmana yönlendirilmesini sağlayacağından oldukça önemlidir.

Psikoloji Nedir?

Psikoloji, insan davranışlarını ve zihinsel süreçlerini inceleyen bir bilim dalıdır. Bireylerin ve grupların duygu, düşünce, davranış, motiv ve zihinsel süreçleri ile ilgili her türlü gözlem ve araştırmayı kendine konu alan psikoloji bilimi, bunu yaparken bilimsel yöntemi temel alır. Bu yüzden psikoloji ile ilgilenmek için bazı bilimsel metotları öğrenmek zorunludur. Bunlar;
gözlem, ölçme, değerlendirme ve istatistiktir. Bulunan sonucun ya da değişimin güvenilir bir şekilde ispatını yapmak zorunludur.

İnsana dair her türlü alanda çalışma ve gözlem yapma imkanı olan psikoloji bilimi, kendi içerisinde pek çok alt alana ayrılır. Eğitim psikolojisi, sosyal psikoloji, gelişim psikolojisi, sağlık psikolojisi, deneysel psikoloji, bilişsel psikoloji, endüstri psikolojisi gibi çeşitli uzmanlık alanları olan psikoloji biliminin en çok bilinen ve uygulamada yer alan alt dalı klinik psikolojidir.

Psikolog Kimdir?

Psikologlar, insanın duygu, düşünce, davranış ve bilişsel süreçlerini sistematik olarak inceleyen, bu alanlarda gözlem ve değerlendirmeler yapan, üniversitelerin Fen-Edebiyat Fakültesi, Psikoloji bölümlerinden 4 yıllık lisans eğitimini tamamlamış kişilerdir. 4 senelik psikoloji lisansını bitirmek kişiye sadece “psikolog” unvanını verir; kişi ancak uzmanlık alanını ilgili yüksek lisans programlarına devam ederek belirlediği taktirde “Uzman Psikolog” unvanını alabilir.

Klinik Psikoloji Nedir?

Klinik psikoloji, duygusal, zihinsel ve davranışsal bozuklukların nedenlerini, tanı, tedavi ve korunma (önleme) yöntemlerini inceleyen ve psikoterapi yöntemleri ile müdahale eden psikolojinin uygulamalı bir alt dalıdır. Bu kapsamda, bireyin zihinsel, duygusal ve davranışsal sorunlarının değerlendirilmesi için gerekli psikometrik testlerin (kişilik, zeka, tutum, ilgi, klinik testleri gibi) uygulanması ve yorumlanması, alan ile ilgili teorik ve pratik araştırmaların yapılması da yine klinik psikoloji alanına girer.

Klinik Psikolog Kimdir?

Klinik psikologlar, 4 yıllık psikoloji lisans eğitimlerinin ardından klinik psikoloji alanında yüksek lisans yaparak “Uzman Klinik Psikolog” unvanı alırlar. Genellikle kliniklerde, danışmanlık merkezlerinde ve hastanelerde çalışırlar. Danışanların problemlerini anlamak ve bu problemlerin ortadan kalkmasını sağlayacak en faydalı yöntemleri uygulamak amacıyla danışan ile ayrıntılı görüşmeler yapar, gerekli psikolojik testleri uygular ve gerektiğinde danışanı ilaç tedavisi için bir psikiyatra yönlendirirler.

Psikoterapi Nedir?

Kökeni Yunanca’dan gelen psikoterapi kelimesi, psycho (akıl, ruh) ve therapy (tedavi, sağaltım) kelimelerinin bileşiminden türetilmiştir. Psikoterapi en genel anlamıyla duygusal, zihinsel ya da davranışsal bozuklukları ortadan kaldırmayı ya da azaltmayı hedefleyen tüm teknik ve yöntemlere verilen addır. Psikoterapi sadece ruh ve akıl sağlığı ile ilgili bozuklukları tedavi etmeyi amaçlamaz; aynı zamanda çeşitli alanlardaki (iş, aile, okul vs.) yaşam güçlüklerini çözümlemeyi, psikolojik uyumu arttırmayı ve kişisel gelişime yardımcı olmayı da hedefler. Psikoterapinin hedef kitlesi sadece psikolojik sorunları olan yetişkinler değildir; çocuklar, ergenler, aileler, çiftler ve çeşitli gruplar da bu hizmetten yararlanabilir. Bunu yaparken de, çeşitli yöntem ve ekollerden yararlanır.

Psikodinamik psikoterapi, bilişsel-davranışçı terapi, varoluşçu terapi, geştalt terapisi, aile terapisi, çift terapisi, grup terapisi, EMDR gibi pek çok psikoterapi yöntemi vardır. Bunlardan hangisinin kullanılacağı, problemin tanımı, psikoterapistin mesleki eğilim, birikim ve deneyimi ve danışanın beklentileri gibi faktörlerden etkilenir. Nitekim, araştırmalar tüm bu farklı ekol ve yöntemlerin yerinde kullanıldığı taktirde, etkin olduğunu göstermektedir. Buradaki önemli nokta, psikoterapistin problemi iyi tanımlaması ve uygun yönteme karar verebilmesidir. Bunun için de psikoterapist, danışan ile detaylı bir ön görüşme yapmalı, danışanı psikometrik testlere ve gerektiğinde ilaç tedavisi için bir psikiyatra yönlendirmelidir.

Psikiyatri Nedir?

Psikiyatride, genelde ruh sağlığı hastalıklarına tıbbi bir bakış açısıyla yaklaşılır ve sıkıntıları azaltmak için biyolojik yöntemler esas alınır. Tıbbi yaklaşım, belirtileri “hastalığın” birer işareti olarak görür ve bu işaretlerin ortadan kaldırılması hedeflenir.Dolayısıyla psikiyatrik hastalıkların sınıflandırılması, tanı ve tedavi planlamaları psikiyatrinin birincil ilgi alnına girer. Psikiyatrik bozuklukların tedavisinde hastalığın özelliklerine göre tedavide ilaç tedavisi, EKT (elektrokonvülsif tedavi) gibi farklı yöntemler de kullanılır ve bu yöntemler ancak psikiyatri ihtisasını tamamlamış kişiler tarafından yapılabilir.

Psikiyatri bilimi de psikoloji bilimi gibi duygu, düşünce, davranış ve zihinsel süreçleri inceler. Ancak yöntem olarak, biyolojik yaklaşımları, ilaç tedavisini ön planda tutar. Nitekim psikoloji bir sosyal bilim, psikiyatri ise tıp biliminin bir uzmanlık alanıdır.

Psikiyatr Kimdir?

Psikiyatrlar, tıp fakültelerinden mezun olup, 4 senelik Psikiyatri ihtisasını tamamlamış tıp doktorlarıdır. Psikiyatrlar, duygu, düşünce, davranış ve zihinsel süreçlerle ilgili hastalıkların tanısını (birincil tanı, ayrıcı tanı, eş tanı) tıbbi bir yaklaşımla ele alarak değerlendirir ve gerekli tedavi planını yapar. Bu tedavi planını yaparken, ilaç, EKG gibi yöntemleri kullanabilir ve gerektiğinde psikometrik test uygulaması, hastaneye yatış (hospitalizasyon), konsültasyon gibi gerekli yönlendirmeleri yapar. Psikoterapi eğitimi alan psikiyatrlar psikoterapi de yapabilirler.

Psikologlar ve Psikiyatrlar Arasındaki Benzerlikler-Farklılıklar ve Ortak Çalışma Alanları Nelerdir?

Benzerlikler:

  • Terapi eğitimi alan psikologlar ve psikiyatrlar psikoterapi ve danışmanlık hizmetleri sunabilirler.
  • Psikometrik değerlendirme ve test eğitimlerini tamamlayan psikologlar ve psikiyatrlar tanı ya da tedavi planlaması için bu yöntemlerden faydalanabilirler.
  • Hem psikologlar hem de psikiyatrlar danışanlarının fiziksel, zihinsel, duygusal, entelektüel, sosyal ve kişiler arası fonksiyonlarını iyileştirmek ve bunun sürekliliğini sağlamak için yardımcı olurlar.

Farklılıklar:

  • Psikologlar Fen-Edebiyat fakültesi psikoloji bölümü mezunudurlar. Lisans eğitiminin ardından uzmanlaşmak istedikleri alanda yüksek lisans eğitimi alarak, uzman psikolog unvanını alırlar. Psikiyatrlar ise tıp fakültesi mezunudurlar ve mezun olduktan sonra psikiyatri ihtisası yaparlar.
  • Psikologlar, danışanın şikâyetlerini dinledikten sonra, psikolojik değerlendirmeye dayanarak yalnızca psikoterapi yöntemlerinden yararlanırlar.
  • Psikiyatri ise danışanın şikayetlerini dinledikten sonra, tanı ve ayrıcı tanılarını koyar, teşhis sonrası tedavinin gidişatı için seçeneklerden (ilaç, psikoterapi, hastaneye yatış, konsültasyon) uygun olanını belirler.
  • Psikoterapi eğitimi alan psikiyatrlar psikoterapi yapabilir ancak psikologlar ilaç verme yetkisine sahip değildirler.

Ortak Çalışma Alanları:

Psikoloji ve psikiyatri disiplinleri birbirinin karşıtı değil, tamamlayıcısı olarak düşünülmelidir. Ruh sağlığı hizmeti bir ekip içerisinde yürütülmelidir. Psikiyatrlar ve psikologlar işbirliği içerisinde, hastanelerde, kliniklerde, danışmanlık merkezlerinde, danışanların tanı (psikiyatrik ve psikometrik değerlendirme) ve tedavi süreçlerinde beraber çalışarakdanışanlarının fiziksel, zihinsel, duygusal, entelektüel, sosyal ve kişilerarası fonksiyonlarını iyileştirmeyi ve bunun sürekliliğini sağlamayı amaçlarlar.

 

Hissettiklerimizle baş edebilmemizin önemli bir kısmı duygularımızın ne olduğunu anlamak ve onları fark etmekten geçer. Hissettiğimiz duyguların farkında değilsek duygusal durumumuzla iletişimde olmamız çok zordur.

Sadece kızgın, memnun, üzgün, şaşırmış ve korkmuş olmanın dışında daha birçok duygusal durum vardır ve bu durumlara bir isim verebilmiş olmak onları tanımlamamız gerektiğinde bize çok yardımcı olur.

Psikolog Barbara Fredrickson, Positivity adlı kitabında, en çok rastlanan pozitif duyguları açıklamaktadır. Birçok araştırmanın odak noktası olan bu listenin insanların hayatlarını sık sık değiştirdiği gözlemlenmiştir. Umarız, onları ne zaman ve nasıl deneyimlediğinizi fark ederek onlara daha sık rastlarsınız.

Neşe – En pozitif olan ve aklınızda en çok kalan deneyiminizi düşünün. Kendinizi güvende, mutlu ve rahat hissettiğiniz bir an. O an muhtemelen neşeyi yaşadığınız bir andı. Neşe keyifli ve sevgi dolu olan deneyimlerden gelir, bizim hafif ve enerjik hissettiğimiz anlardaki huzurumuzu arttırır.

Minnettarlık –Minnettarlık elde ettiğimiz bir yararı kabul ettiğimiz zaman hissettiğimiz bir duygu veya beğenme davranışıdır. Minnettarlık çok beğeni duyduğunuz herhangi bir şey merkezli oluşabilir ve hayatınızda bir şey veya birisi için şükran dolu hissettiğiniz anlarda meydana gelir.

Huzur –Huzur her şey iyi gittiği zamanda ortaya çıkar. Sakinlik ve sükunet hali deneyimleyebilirsiniz. Aklınız endişelerle dolu değildir, sadece arkaya yaslanabiliyor ve gevşeyebiliyor durumdasınızdır. Huzur bu sadece şimdiki zamanda “olabildiğiniz” durgunluk ve sakinlik anlarından gelir.

İlgi – Ben her zaman yeni şeyler öğrenmek ve etkileyici şeyler keşfetmek istemişimdir, o nedenle ilgi benim için önemli bir duygudur. İlgi meraklı olmaktan ve bir şeye bağlanmaktan gelir. Bu, daha fazla bilmek istediğiniz ve bir ilgi objesine doğru çekildiğiniz bir merak durumudur. İlgili hissettiğiniz zaman, yeni deneyimlere daha açık olursunuz ve içinizde etrafınızı keşfetme arzusu olur.

Umut – Umut her şeyin en iyisi olacağına dair bir inançtır. Bu şu andaki problemlerimizin kalıcı olmadığını ve şu andaki zor koşullara rağmen geleceğin yine de umut verici olduğunu bilmektir. Umutlu kişiler istediklerini elde edeceklerine, şartlar ne kadar dehşet uyandırıcı olsa da işlerin tersine döneceğine ve durumlarıyla ilgili bir şey yapabileceklerine inanırlar.

Gurur – Gurur, yaptıklarımız veya üstesinden geldiklerimiz konusunda hissettiğimiz şeref duygusundan gelir. Bu baskın hissedilen bir kendini tatmin duygusuyla değil, sosyal olarak değerli bir şeyi başarmış olmak ve bununla gurur duymakla ilgilidir. Bu duygu bir amaç ve başarılarımızdaki anlam duygusundan gelebilir, ve daha büyük işler yapabileceğimize dair inancımızı genişleterek güven duygusunun artmasını sağlar.

Eğlence – Ne zaman diğerleri ile eğlenceli, gülünç ve oyunla geçen anlar yaşasak, eğleniyoruzdur. Eğlenceyi başkalarıyla komik bir şakaya gülerken, komik bir yavru köpeği izlerken veya eğlenceli bir oyun oynarken deneyimleyebiliriz. Eğlence diğerleriyle bağ kurmamıza yardımcı olur.

İlham – İlham hayatta gerçek iyiliği veya alışılmışın dışına çıkan birisini gördüğümüz anlarda hissettiğimiz gibi çok hareketli, dokunaklı ve duygusal olarak canlandırıcı deneyimlerimizden gelir. Şaşırtıcı derecede zeka, güç ve atiklik ilhama neden olabilir. Bir ilham anı bizi kendine çeker ve gerçekten mükemmel bir an gibi gözükür.

Huşu – Huşu çok güçlü olan ve çok beğenilen bir şey karşısında duyulan hayranlık ve saygıdan gelir. Fredrickson bunun Grand Canyon, güzel bir gün batımı, veya okyanus dalgalarının karaya vurması gibi normal olaylardan da meydana gelebileceğini belirtir. Aynı zamanda hayranlık uyandıran sanat eserlerinden veya çok etkili gelişmelerden de doğabilir. Bu anlar, etrafımızdaki dünyanın büyüklüğü karşısında kendimizin ne kadar küçük ve sıradan olduğunu fark ettiğimiz anlardır.

Aşk –Aşk, yukarıdaki duyguların bir derlemesidir. Genelde aşk, diğer kişiye karşı çok olumlu duygular beslediğimiz güçlü bir sevgi ve kişisel bağlanma duygusu ile ilişkilidir. Bu duygu birinin çok önemli bir şeyi başardığının izlenmesiyle, beraber gülüp eğlenmeyle veya beraber yapılan nazik ve düşünceli hareketler ile artabilir. Aşk bütün hayatımız boyunca beraber gelen duygularımızın birleşimidir.

Umarız, bu liste her gün deneyimleyebileceğiniz pozitif duyguların çeşitliliğini göz önünde bulundurmanıza yardımcı olur. Bu duyguları deneyimlemenin büyük bir kısmı bunu yapmayı seçmekle ilgilidir. Seçimlerinizi, gelecek için umudu ve şimdiki zaman için minnetkarlığı geliştirmeye çalışırken açık görüşlü olmanın yanında ilham, neşe ve ilgi anlarına izin verme yönünde yapmaya başlayın.

Kaynak: Joe Wilner

http://blogs.psychcentral.com/positive-psychology/2011/03/the-top-10-positive-emotions/

 

Son dönemlerde yapılan araştırmalarda elde edilen sonuçlara göre, erken çocukluk döneminde görülen psikolojik sorunlar ve davranış bozuklukları ile ilerleyen yaşlarda görülen kronik fiziksel problemler arasında bir bağ kurulduğu kanıtlandı.

Araştırmacılar, Otago Universitesi’nden Kate M.Scott öncülüğünde Dünya Sağlık Örgütünün düzenlediği Dünya Ruh Sağlığı Anket programına katıldı ve 10 ülkeden elde edilen verileri inceledi. Araştırmada erken çocukluk dönemi davranış bozuklukları “ilk depresyon ve kaygı” Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatiksel El Kitabı (DSM-IV) kriterlerine göre değerlendirildi. Araştırmada ele alınan çocukluk dönemine özgün diğer güçlükler ise şunlardır: istismar, reddetme, ölüm ya da diğer sebeplere bağlı ebeveyn kaybı, boşanma, ebeveyn madde kullanımı, ebeveyn suç davranışı, aile şiddeti, ailevi ekonomik güçlükler.

Her bir erken başlangıç davranış bozukluğu, erişkinlikte başlayan kronik ağrı durumlarıyla; osteoartrit, kronik sırt ya da boyun ağrısı ve sık ya da seyrek baş ağrısı ile ilişkili olduğu rapor edilen araştırmada şu örnekler paylaşıldı; erken dönem çocukluk evresindeki fiziksel istismar şu altı kronik hastalık ile ilişkilendirilmiştir kalp hastalıkları, astım, diabet, osteoartrit, kronik baş ağrısı ve omurilik ağrıları.

Önemli olan bir diğer nokta ise çocukluk döneminde ortaya çıkan güçlüklere uyum sağlansa dahi erken başlangıç davranış bozuklukları erişkinlikte başlayan kronik fiziksel hastalıklar ile ilişkili oldukları bulunmuştur.

Araştırmalarınsonuçları dayetişkinbaşlangıçlıkronikfizikselhastalıklarınındaha büyük bir olasılıkileçocuklukdönemindeki hastalıklarla ilişkili olduklarını belirtmektedir. Araştırmacılar bu konuda doz-yanıt ilişkisiönerdiklerini belirtmektedirler.

Araştırmacılar daha önceki araştırmalarda yetişkin başlangıçlı hastalıkların ortaya çıkmasında erken dönem psiko-sosyal çevrenin etkisi olduğu saptanmasına rağmen davranış bozukluklarının yeterli derecede bu hastalıklar araştırılırken göz önüne alınmadığını belirtiyorlar.

Sonuç olarak çalışmalarının sonuçlarının tutarlı bir şekilde çocukluk dönemine ait psikolojik sorunlar ve davranış bozukluklarının, yetişkin dönemde ortaya çıkan kronik fiziksel hastalıkların birbirinden bağımsız hastalıklar gibi görülse de yetişkin dönemde başlayan kronik fiziksel hastalıklar açısından erken dönemde yaşanan psikolojik sorunların ve davranış bozukluklarının büyük risk faktörleri olduğu ortaya konmuştur.

Bu çalışma General Psychiatry Dergisinde yayınlanmıştır.

Kaynak: Archives of General Psychiatry

 

Eski Sevgilinizi Unutmanız İçin Bilimsel Temelli 4 Strateji

Niçin Eski Sevgilinize Bağımlısınız?

Eski sevgiliniz ile vedalaşmak neden bu kadar zor? Hatta ilişkinizin üzerinden yıllar geçmiş olsa bile, aranızdaki bağ zihninizden ve bedeninizden kolay kolay silinmez. Eski sevgilinizi hatırlatan herhangi bir şey bütün o duyguları tekrar yaşamanıza sebep olur. Yalnız olmak da zihninizi bulanıklaştırabilir. Geçmişi mutlulukla anımsamanıza sebep olur ve sadece mutlu olduğunuz anları hatırlarken, kötü olanlar aklınıza gelmez. Hatta ilişkiniz bir felaket bile olsa, zamanınızı ve kalbinizi işe yaramaz biri için harcadığınıza inanmak istemezsiniz. Bu yüzden bunu yürütmek için elinizden geleni yaparsınız ve her şeyin değişeceğine inanmak istersiniz. Hatta gelecekte pişmanlık duyabileceğiniz şeylerden kaçınmaya çalışırsınız. Ya bu ilişki olabildiğince iyiyse ve başka birini asla bulamazsanız?

Değiştirmenin zor olduğu her şeyde olduğu gibi, eski bir alışkanlığı değiştirmek de, kişinin kendi kendini kontrol etmesini ve öz duyarlık gerektirir. Aşağıda irade gücüne dair yapılan son araştırmaların sonucunda ortaya çıkan 4 tavsiye bulunmaktadır:

1. Kendinize bir rol modeli bulunuz.

Bilim göstermektedir ki, irade gücümüzü hayranlık duyduğumuz kişilerden ilham alarak yakalayabiliriz ve onları aklımıza getirerek kararlılığımızı güçlendirebiliriz. Kendi hayatınıza, popüler kültüre ve eski sevgililerini hayatlarından “sepetleyen” rol modellere bakın. Sizin, erkeği hayatından çıkaran ve kendi başına gayet iyi ayakta durabilen favori güçlü kadın örneğiniz kim? Kendinizi bu kişinin adımlarını takip ederken düşünün ve eski sevgilinizi Facebook’da gizlice takip etmek için şeytanın aklına uyduğunuzda aklınıza bu kişiyi getirin.

2. “İstiyorum” diyebildiğiniz yeni birini/bir hobi bulduğunuzda; “Geçmişi düşünmeyeceğim” demek daha kolaydır.

Eski alışkanlıkları daha az baştan çıkarıcı yapmanın en iyi yolu yeni “bağımlılıklar” edinmektir. Peki, yeni bir ilişkiye atlamadan eskiye olan güçlü isteği nasıl değiştirebilirsiniz? Yeni bir hedef bulun—örneğin, bir hayır kuruluşu için koşuya katılmak ya da romantik bir hikaye yazmak—ya da geçmişte kalan eski tutkularınıza geri dönün, örneğin, yemek pişirmek, dans etmek ya da blog yazmak gibi. Sanki “bir şeyler eksik” hissi geldiğinde, eski sevgiliniz ile yeniden bir araya gelme hayallari kurmak yerine hedefiniz ile meşgul olun.

3. Kendinize Dikkat Edin.

Herhangi bir bağımlılık için, buna eski sevgililer de dahil, stres 1 numaralı tetikleyicidir.Çok bunalmış, tükenmiş ya da endişeli hissetmek , bağ kurmaya dair psikolojik ihtiyacı ve psikologların “ilişki konforu” dedikleri şeye karşı duyulan özlemi tetikler. Stres ayrıca beyninizin potansiyel ödüllere odaklanmasını ve potansiyel riskleri göz ardı etmesini sağlar. Bu yüzden, romantik bir birlikteliğin şefkatli kucaklamasını hayal etmeye daha yatkın olurken son ilişkinizden sonra yaşadığınız utanç ve pişmanlık duygularını unutursunuz.Kendi bakımınızla ciddi derecede ilgilenerek stres yaratan özlemin önüne geçin: kız arkadaşlarınızla bir gece organize edin, yoga DVD’nizi çıkarın, manikür ve masaj yaptırın ya da sinirlerinizi yatıştırmaya ve ruhunuzu yükseltmeye ne iyi gelirse onu yapın.

4. Beyaz Ayıyı Farkedin.

Eski sevgilinizi unutmamanızı garantileyen bir yol var: bu kişiyi aklınızdan tamamen çıkarmak için kendinizi zorlamak. Psikologlar bunu “Beyaz Ayı Etkisi” olarak isimlendirirler. Eğer beyaz ayıyı düşünmemeye kendinizi zorlarsanız, bir tanesi otomatik olarak zihninizde beliriverir. Bu tüm cezbedici şeyler için geçerlidir. Diyet yapanlar çikolota düşünmemeye çalıştıklarında buna takıntılı hale gelirler ve daha fazla yerler. Sigarayı düşünmemeye çalışan içiciler sonunda daha fazla içerken bulurlar kendilerini. Hatta bir araştırma göstermektedir ki, eski sevgiliniz ile ilgili düşünmemeye kendinizi zorlarsanız , o kişi hakkında daha fazla rüya görürsünüz. Bu yüzden aklınıza eski sevgiliniz geldiğinde panik yapmayın ve bunu kesinlikle bir işaret olarak almayın.Bu kişinin neden artık sizin için eski olduğunu hatırlayın, daha sonra dikkatinizi gerçeten önemsediğiniz bir kişiye odaklayın yani kendinize.

Kaynakça:

McGonigal K. (2012).4 Science-Based Strategies for Getting Over an Ex.Psych Central. Retrieved on February 27, 2015 fromhttps://www.psychologytoday.com/blog/the-science-willpower/201202/4-science-based-strategies-getting-over-ex.

Çeviren: İnci Canoğulları

 
 
 
Üye olmak istiyorum   Şifremi unuttum
    Aktivasyon kodu
Konferans/Kongre ve Seminerler
 Aile ve Evlilik Terapileri Derneği (AETD) ile işbirliği içerisinde gerçekleştirilecek olan 8. Avrupa Aile Terapileri Kongresi. Kongre, 24 – 27 Ekim 2013 tarihlerinde, pek çok kültürel çeşitlilik ve güzelliğe ev sahipliği yapan İstanbul'da gerçekleştirilecektir.
 
5-08.Eylül.2012/ Edirne

 

 
30 Kasım - 2 Aralık 2012
 
ICP 2012

The 30th International Congress of Psychology

Psychology Serving Humanity
 
13th European EMDR Conference.
14 – 17 Haziran, 2012.
Madrid, Spain.
 
Psikoloji Bilimine Yön Vermiş Kişiler
Milton Erickson, çoğu terapiste tezat olarak tek bir 'metod' geliştirmeye çalışmamıştır. Terapi alanındaki duruşu, daha çok bir yaklaşım olarak anlaşılabilir. Önceliği danışanlarını dikkatlica algılamak, ve onlara göre bir strateji geliştirmek olmuştur.
 
Öğrenilmiş çaresizlik kavramını oluşturmuş olmanın yanı sıra, birçok pozitif psikoloji kitabının yazarıdır. Kariyerinin önemli bir kısmını öğrenilmiş çaresizlik kavramını anlamaya adadıktan sonra...
 
Virginia Satir'ın önderliğini yaptığı birleşik aile terapisi, deneyimlere dayalı gözlemler ve bir çok duyunun kullanılması temellerinden yola çıkmıştır.
 
Piaget, kişisel gelişim süreçleri ile yakından ilgilienmiştir. Genetik epistemoloji olarak da adlandırılabilecek teorisi içerisinde bilişsel ve entellektüel gelişim süreçlerini çalışmıştır...
 

Hint (rhesus) maymunları üzerinden anne-çocuk bağlanma ilişkilerini, ayrı tutulmanın (izolasyon) etkilerini ve de bakıcılık ilişkisinin, çocuğun sosyal ve bilişsel gelişiminde yarattığı etkiyi araştırmıştır...