Gestalt Terapisi

Psikodinamik Yaklaşımlardaki Bu Yeni Bakış Açısı Kaynağını Hümanistik Yaklaşımlardan Alır Diyebiliriz Ve Bu Yeni Yaklaşım Tarzını En Net Gestalt Terapisinde Görebiliriz.

Gamze Yildirimli tarafından

Gamze Yildirimli

2007 : Hacettepe Üniversitesi Psikoloji
2010 : Okan Üniversitesi Klinik Psikoloji Yüksek Lisans

Tüm biyografi için
 
30 Kasım, 2010
Geştalt Terapinin Bilişsel Yaklaşımlarla Karşılaştırlmasi
Bu Metinde Gestalt Yaklaşımının 3 Ana Kavramı Dinamik Kökenli Yaklaşımlar Ve Bilişsel Yaklaşımlar Temelinde Değerlendirilmek Istenmiştir.
 

Geştalt terapinin kutuplar, tamamlanmamış işler ve diyalog kavramlarının dinamik (kendilik ve nesne ilişkileri) ve bilişsel yaklaşımlarla karşılaştırlmasi

Bu metinde gestalt yaklaşımının 3 ana kavramı dinamik kökenli yaklaşımlar ve bilişsel yaklaşımlar temelinde değerlendirilmek istenmiştir. Bu amaçla nesne ilişkileri yaklaşımlarından Klein, Winnicot ve Kernberg’in kuramlarından yararlanılmış; kendilik psikolojisi açısından Kohut’un görüşlerine yer verilmiştir. Bilişsel yaklaşımların bu kavramları ele alışı klasik bilişsel davranışçı yaklaşım ve şema odaklı yaklaşım çerçevesinde değerlendirilmiştir.

Bu kavramların yukarıda ifade edilen kuramlar çerçevesinde nasıl ele alındığına geçmeden her birinin gestalt yaklaşımı açısından nasıl ele alındığını aktarmak daha açıklayıcı olacaktır.

Gestalt terapisinde diyalog;

Gestalt terapiİnsanın en temel ihtiyaçlarından biri ilişki içinde olma ihtiyacıdır. Denebilir ki insanoğlu böyle bir eğilimle dünyaya gelir. Dünyaya gelen bebeğin hayatta kalması var olabilmesi için ötekiyle ilişki içinde olması şarttır; bebek var olabilmek için başkasının bakımına muhtaç olarak dünyaya gelir. Bebek diğerleriyle kurduğu ilişki içinde kendi benliğini var eder. Gestalt yaklaşımı insanoğlunun bu en temel ihtiyacını-başkasıyla diğeriyle ilişki içinde olma halini-terapinin merkezine oturtmuştur. Gestalt yaklaşımına göre terapide iyileştirici olan diyalog ilişkisinin kendisidir, bunun dışındaki tüm teknikler diyalog zemini güçlü olduğu müddetçe iyileştirici olmaktadır. Sonuç olarak gestalt terapisi ilişkisel boyuta dayalı olarak biçimlendirilmiştir.

Gestalt yaklaşımında diğeriyle kurulan ilişkiyi diyalog kavramıyla tanımlar. Ancak gestalt yaklaşımı “diyalog” a sözlük anlamından daha farklı bir anlam atfeder. Diyalog “varoluşsal bir yaşantı” olarak kullanılır. Diyalog yaşantısı içinde her birey “kendini” ve “ötekini” kendi fenemonolojisi içinde olduğu gibi algılayarak ilişkiye geçer. Buradaki önemli nokta kişinin kendi fenomonolojik dünyasını kaybetmeden ve ötekini de kendi varoluşu içinde görüp kabullenmesi ve ilişkiye geçmesidir. Bu tanım iki birey arasında kurulan diyalog yaşantısında ilişkiselliğin, temasın olduğu kadar iki birey arasında sınırın olduğunu gösterir. Buber (1970) bu durumu şu şekilde tarif eder; kişinin kendi deneyimini kaybetmeden, ötekini kendi varoluşu “içinde” görüp kabullenmesidir( Akt; Sakarya 2002).

Bireyin öteki ile temasa geçebilmesi için kendi deneyimini bir başka ifadeyle kendi fenomonolojik anlamını kaybetmemesi yani öteki ile kendi fenomonolojisi arasında bir sınır oluşturabilmesi ( enclosure) gerekir. Zaten diyalogun-temasın yaşandığı nokta da bu iki birey arasındaki sınırdır. Perls/ Goodman bu durumu “ sınır organizmayı çevreden ayırmaz, aksine onu korur, tanımlar ve çevresiyle temasını sağlar” şeklinde ifade etmektedir. Bu sınıra temas sınırı denir ve yaşantıların meydana geldiği yer olarak tanımlanır( Hycner, 1995; akt; Sakarya 2002).

Gestalt yaklaşımına göre; “temas”, “farkındalık” ve “ bütünlük” ün sağlanmasında diyalog ilişkisi temeldir.

Tüm bunları değerlendirdiğimizde Gestalt yaklaşımının diyalog kavramıyla anlatmak istediği özetle bireyin başkasıyla kurduğu ilişki içinde var olabildiğidir. Bu bakış açısı klasik psikanalizden dürtülerden daha öte ilişkilere verdiği önemle ayrılan nesne ilişkileri yaklaşımında da temeldir. Nitekim aynı bakış açısını kendilik nesnesiyle kurulan ilişkiyi çocuğun gelişiminin ve kişilik örgütlenmesinin merkezine oturtan Kendilik Psikolojisinde de görürüz.

Nesne ilişkileri kuramının öncüsü sayılan Klein’in( 1948) görüşlerinin temelinde çok küçük yaşlardan itibaren başladığını öne sürdüğü nesne ilişkileri yatar. Klein bireyin iç dünyasını içselleştirilmiş nesne ilişkileri çerçevesinde düşünür ve ona göre kişi içselleştirdği bu nesne ilişkileri şablonları ile diğerleriyle temasa geçer ( Akt; Tura, 2000). Klein’in kuramı hakkında yukarıda ifade edilen kısıtlı bilgi miktarı bile bize bireyin kişiliğinin gelişiminde çok küçük yaşlardan beri diğerleriyle kurduğu ilişkinin onlarla temas edebilme kalitesinin ne kadar önemli olduğunu gösterir. Klein’in kuramına göre erken dönemde bizim için anlamlı olan diğerleriyle kurduğumuz ilişkiler o kadar önemlidir ki bu ilişkiler çerçevesinde bebek kendini var eder, kendi benliğini var eder ve ileriki dönemlerde hayatına, ilişkilerine yön verecek içselleştirmeleri ( içselleştirilmiş nesne ilişkilerini) bu dönemde kazanır. Aslında bu Klein’ın dışındaki diğer nesne ilişkileri kuramcılarının teorilerindeki ortak görüşü temsil eder. Bu açılardan bakıldığında Klein ifade ettiği nesne ilişkileri ve Gestalt yaklaşımındaki diyalog kavramı arasındaki benzerlik çarpıcıdır. Her iki yaklaşımda bireyin çocukluktan itibaren var olabilmek, kendi varlığını anlamlandırabilmek için diğerleriyle ilişki kurma ihtiyacında olduğunu vurgular ve her iki kuramda bu ihtiyacı doğuştan gelen bir eğilimle ilişkilendirir. Peki Klein’in kuramında ilişkilere bakış açısıyla gestalt yaklaşımında diyalog kavramıyla ifade edilen ilişkilere bakış açısı arasında farklılıklar var mıdır? Bu soruya cevap bulabilmek için Klein’in kuramında ifade ettiği görüşlerine geri dönelim ve şu görüşünü değerlendirmeye çalışalım:

Klein’ a( 1948) göre “ dış dünyada kurulan ilişkiler daima iç dünyada yer alan bilinçdışı fantastik ilişkiler çerçevesinde değerlendirilir, duygusal olarak yorumlanır(Akt; Tuna, 2000)

Klein’in öne sürdüğü bu görüşe göre erken dönemde önemli kişilerle kurulan ilişkiler sonucunda çocuk içselleştirilmiş nesne ilişkileri ile ilgili zihinsel temsiller edinir. Bu noktaya kadar Klein’in çok küçük yaşlardan itibaren diğerleriyle kurulan ilişkiye verdiği önem görülür. Ancak tüm dinamik kökenli kuramlarda olduğu gibi Klein’in kuramında da kişiliğin gelişiminde erken çocukluk dönemlerine özel bir önem verilir ve önemli bir çok özelliğin bu dönemde başkalarıyla kurduğumuz ilişkilerle şekillendiğini öne sürer. Geçmişte erken çocukluk döneminde bizim için önemli olan diğerleriyle kurduğumuz ilişki çok önemlidir ve kişiliğimizde kalıcı izler bırakır. Bu açıdan baktığımızda geçmişe dönük bir odaklanma olduğunu görürüz sanki kişinin yetişkin olarak şimdiki zamanda kurduğu ilişkiler hep geçmişin izlerini taşır, bu yorumu biraz daha ileri götürüp şöyle bir soruyu sorabiliriz: “ Birey şimdiki zamanda temas ederken başka bir ifadeyle ilişki kurarken odaklandığı şimdi ve burada olan öteki midir yoksa tüm ilişkilerini belirleyen geçmiş yaşantılar sonucunda içselleştirilmiş nesne ilişkileri temsilleri midir? Birey şimdiki zamanda diyalog yaşantısı içindeyken hep içselleştirdiği geçmiş yaşantıları mı tekrarlar yoksa karşısındakini kendi içselleştirdiği zihinsel temsillerin ötesinde onun kendi fenemonolojisi içinde görüp değerlendirme olanağına da sahip midir?

Bu sorulara verdikleri yanıtlar açısından iki kuramın diyalog kavramı bağlamında farklılaştığını söyleyebiliriz. Klein’in yukarıda ifade edilen görüşlerine göre bu soruları cevaplarsak ilk soruya bireyin şimdiki zamanda temas ederken “dış dünyada kurduğu ilişkileri daima iç dünyalarında yer alan bilinçdışı fantastik ilişkiler çerçevesinde “ değerlendirdiğini söyleyebilirz. Bu cevap bireylerin şimdiki zamanda diyalog yaşantısı içindeyken diğerini kendi fenemonolojisi içinde görüp değerlendirme olanağına çok imkan tanımayan bir bakış açısını temsil eder. Gestalt yaklaşımı ise bu soruya daha esnek cevap verebilme kapasitesine sahiptir, gestalt yaklaşımıda introjeksiyon olarak kavramsallaştırdığı içe almalara önem verir ama kişinin farkındalığını geliştirerek şimdiki zamanda bu içselleştirmelerin etkisinden kısmen de olsa kurtulup diğerini kendi ve öteki arasındaki fenemonolojiyi ayırt ederek değerlendirebileceğine inanır zira gestaltın diyalog olarak tanımladığı kavram da tam olarak budur.

Winnicott’un öne sürdüğü nesne ilişkilerli kuramını ele alırsak yazarın oluşturduğu kuramıyla kendilik psikolojisine yol açtığını söyleyebiliriz çünkü her iki kuramın öteki ile kurulan ilişki hakkında söyledikleri birbirine çok yakındır. Winnicott( 1998) kuramında kendilik psikolojisinin merkezi kavramı olan kendiliğin gelişimine yer verir ve bu gelişminde özellikle temel bakım veren kişi olan –anneyle- kurulan ilişkinin dinamiğine değinir. Bu açıdan Winnicott’un kuramında da özellikle erken dönem çocukluk yaşantıları sırasında diğeri ile kurduğumuz ilişki gestalt terminolojisiyle diyalog yaşantısı bireyin sonraki yaşantısı için büyük önem arz eder.

Winnicott’a ( 1998) göre kendilik anneyle ilişki içinde, annenin sağladığı çevre içinde bütünleşir ve gelişir. Çocukluk döneminde yaşantılanan zamanda ve mekanda bütünleşmemiş deneyimler kendiliğin çekirdeklerini oluşturur. Bu deneyimler her zaman diğeri ile kurulan ilişki içinde –diyalog yaşantısı- şekillenir. Winnicott’un ifadesiyle bu dağınık deneyimler ancak annenin kucaklayıcı, bütünleştirici tutumu sayesinde bir bütünlüğe yani kendiliğe dönüşür. Bu kuşatıcı çevre her şeyden önce annenin eşduyum yeteneği sayesinde çocuğun ihtiyaçlarını karşılaması ile sağlanır. Annenin çocuğu için böyle bir kuşatıcı çevre oluşturmasında çocuğunu kendi taleplerinin ve ihtiyaçlarının ötesinde çocuğunun kendi fenomonolojisi içinde görüp bu şekilde onunla ilişkiye geçmesi gerekir. Bir anlamda Winnicott’un kuramında ifade edilen kucaklayıcı çevre gestalt yaklaşımındaki diyalog yaşantısına denk düşebilir.

Winnicot’un görüşlerinin kendilik psikolojisiyle büyük benzerlikler taşıdığına değinmiştik. Kendilik Psikolojisinde Wİnnicot’un kuramında yer verdiği kendiliğin gelişimini kuramın merkezinde yer alır. İnsanoğlu doğduğu andan itibaren kendi içinde bütünlüğünü ve tutarlığını koruyabilecek bir kendilik geliştirmek üzere yol almaya çalışır(Kohut, 1996). Böyle bir kendiliğin gelişimi için insanlar diğerlerine, onların varlığına, temasına ihtiyaç duyarlar( Gestalt diliyle böyle bir kendilik için insanoğlu diyalog içinde hareket etmeye çalışır. Kendilik psikolojisi de nesne ilişkileri yaklaşımlarının vurguladığı noktanın altını önemle çizer; bebek doğduğu andan itibaren diğerleri ile kurduğu ilişki ile kendilik yapısını şekillendirir. Bu noktada bebek doğduğu andan itibaren diyalog yaşantısına eğilimli olarak hareket eder. Gestalt yaklaşımında diyalog yaşantısına yani diğeri ile kurulan ilişkiye verilen önem, kendilik psikolojisinde kendilik nesneleriyle kurulan ilişkiye verilen önem kapsamında ele alınabilir. Nesne ilişkileri yaklaşımı da aynı ilişkiyi bizim için önemli olan bağlanma figürü ile kurulan ilişki kapsamında erken çocukluk dönemine vurgu yaparak ele almıştı. Bu noktada kendilik psikolojisi diyalog kavramı çerçevesinde nesne ilişkileri yaklaşımından daha öte şeyler söylemekte midir? Kendilik psikolojisi kendilik nesnesi ile diğer nesneler arasında bir ayrım yapar. Başka bir ifadeyle Kohut Freud’un ve diğer kuramcıların tanımladığı “nesne” ile kendi tanımladığı “kendilik nesnesi” arasında bir ayrım yapar (Tura, 2000). Kohut’a göre “nesne” kendilikten ayrı ve farklıdır; kendilik nesnesi çocuk tarafından kendiliğin işlevsel parçası olarak algılanan, “biraz ben/biraz öteki, hem ben/hem öteki” olan nesnedir. Kendilik Psikolojisine göre kendilik nesnesi işlevini tam olarak yerine getirdiği zaman insanın herhangi bir vücut parçasıyla ilişkisinde olduğu gibi, onun farkına varılmaz. Kendilik nesnesi işlevlerini yerine getirmezse o zaman varlığının farkına varılır. Kohut bu durumu şu şekilde açıklar; kendilik nesneleri psikolojik işlevler olarak varolurlar ve bu yüzden gerçek nesneler gibi algılanmazlar (Kohut, 2004). Bu tanım kapsamında kendilik nesneleri kişinin kendiliğinin bir uzantısı gibi algılanan nesneler olarak değerlendirilebilir. Kohut’un oluşturduğu yaklaşımda kişi için kritik olan ilişkiler erken çocukluk yaşantılarından itibaren kendilik nesneleriyle kurduğu ilişkilerdir ve ona göre yetişkinlik yaşamımızda da kendilik nesnelerinin varlığına ihtiyaç duymaya devam ederiz yani kendilik nesneleriyle kurulan ilişkiler sadece erken çocukluk döneminde kritik değildir yaşam boyu kritik olmaya devam eder ve birey yaşam boyu kendilik nesnesi arayışı içinde olur. Kişinin yaşam boyu kendilik nesneleriyle ilişki arayışı içinde olması gestalt yaklaşımında bireyin diğeri ile her zaman ilişki içinde var olarak yaşamını sürdürebileceği görüşüyle çok paralellik taşır ancak her iki yaklaşımın ilişki tanımının içeriğinde farklı noktalar olduğunu dikkat çekicidir. Gestalt yaklaşımı diyalog kavramını ele alırken şu noktayı önemle vurgular: diyalog yaşantısı iki birey arasında teması sağladığı kadar iki birey arasındaki sınırı da çizer zaten gestalt yaklaşımına göre iki bireyin birbiriyle temas edebilmesi için önce ayrışmaları yani herkesin kendi benliğinin sınırlarını koruması gerekir. Oysa kendilik psikolojisinin kendilik nesnesi tanımına baktığımızda bireyin kendilik nesnesini tam olarak kendisinden ayrı bir varlık olarak görmediğini görürüz. Bu nokta da kendilik nesneleriyle kurulan ilişki iki bireyin kendi fenomonolojik dünyalarını kaybetmeden birbiriyle ilişkiye geçtiği diyalog yaşantısından daha farklı türde bir ilişkiye tekabül etmektedir. Sonuç olarak her iki yaklaşımda diğeri ile kurulan ilişkiye büyük önem atfetmekte ama bu ilişkinin doğası ve tanımında birbirlerinden ciddi noktalarda ayrışmaktadırlar.

gestalt terapiAncak kendilik psikolojisinin kuramsal yapısını incelemeye devam ettiğimizde bireyin yetişkin yaşamı boyunca kendilik nesnelerine ihtiyaç duyması vurgulanırken bir yandan da bireyin olgunlaşmış ve kendi içinde bütünleşmiş ve istikrarlığını koruyabilen bir kendiliğe sahip oldukça kendilik nesnelerine duyduğu ihtiyacın azaldığına yönelik bir vurgunun da yapıldığı görülür( Kohut, 1996) Kendilik psikolojisine göre; anne ve babanın kendilik nesnesi işlevlerindeki eşduyumsal yetersizlikler gelişim dönemine uygun ve çocuğun kaldırabileceği ölçüdeyse, çocuk bu sayede ruhsal mikro yapılarını kazanır yani anne babasının yetersiz kaldığı işlevler giderek kendi ruhu içinde yapmayı öğrenir. Bu durumda çocuğun giderek kendilik nesnelerinden ayrıştığı yorumunu yapabilir ve şöyle bir saptama da bulunabilirz: Çocuk kendilik nesnelerinden ayrıştıkça onlarla kurduğu ilişki gestalt yaklaşımında diyalog yaşantısı ile kavramsallaştırılan ilişkiye yakınlaşabilir. Kohut şöyle der: insan doğumundan ölümüne değin kendilik nesnesi matrisinde yaşar. Nasıl fizyolojik olarak hayatta kalmak için çevresinde oksijene ihtiyaç duyarsa psikolojik olarak hayatta kalmak için de kendilik nesnelerine ihtiyaç duyar. Özetle, Kohut’un bu ifadeleri onun yaşam boyu diğeri ile kurulan ilişkilerin insanoğlu için ne kadar vazgeçilmez olduğunu gösterir ve ilişkiye verdiği bu önem gestalt yaklaşımında diyalog yaşantısına verilen önemle eş değerdir. İki yaklaşımın ayrıştığı nokta bu ilişkinin doğası ve nasıl yaşandığı üzerinedir denebilir.

Bilişsel yaklaşımları diyalog kavramı çerçevesinde ele aldığımızda hem klasik bilişsel davranışçı yaklaşımlarda hem de şema odaklı yaklaşımlarda en önemli kavram olan bilişlerin, yani insanın düşünce yapısının; şekillenmesinde insanın diğerleriyle kurduğu ilişkilerin önemine vurgu yapılır. Bu yaklaşımlarda bireyin düşünce sisteminin- inançlarının onun hayatını, davranışlarını duygularını nasıl belirlediği üzerinde durulur ve değişimin bu düşünce yapılarının değişmesiyle olacağı vurgulanır. Şema terapi yaklaşımları şemaları ele alırken bilişsel davranışçı yaklaşımlardan farklı olarak bu zihinsel yapıları sadece biliş düzeyinde ele almaz belirli bilişler ve bu bilişlere eşlik eden güçlü duygularında olduğu bir yapı olarak ele alır ancak sonuçta her iki yaklaşım da kuramlarının merkezine oturdukları inanç sistemlerinin ancak ilişkiler yoluyla kazanıldığını , şekillendiğini ve ancak bu yolla değişebileceğini vurgularlar. Bu açıdan bilişsel yaklaşımlarında ilişkilere verdiği önem açıkça görülür. Bilişsel davranışçı yaklaşımlar kişinin inanç sistemlerinin oluşumunda geçmişteki yaşantıların önemini kabul etmekle birlikte bu inanç sisteminin değişiminde geçmiş kadar kişinin şimdi ve buradaki ilişkilerinin önemine de dikkat çekerler ve bu yönleriyle gestalt yaklaşımına daha çok yaklaşırlar.

Bu bölüme kadar diyalog kavramı genel olarak “diğeriyle kurulan ilişki” bağlamında günlük hayat ve gelişimsel tarihçe bağlamında ele alınmış ve kuramlar bu açıdan karşılaştırılmıştır. Aşağıdaki bölümde ise diyalog kavramı terapide terapistle danışan arasındaki ilişki bağlamında ele alınacak ve kuramlar bu açıdan karşılaştırılacaklardır.

Terapist ve danışan ilişkisi olarak diyalog:

Gestalt yaklaşımı terapiyi iki gerçek insan arasındaki ilişki olarak tanımlar ve şunun altını önemle çizer: “ Terapide değişme / iyileşme ne tearpiste ne danışana bağlıdır, iyileşme terapistle danışan arasında olanlara yani diyaloga bağlıdır” ( Mackewn, 1997;Akt; Daş, 2006).

Gestalt yaklaşımında diyalog yaşantısı ben-sen ilişkisi olarak da tanımlanır. Bu tanım ilişkide terapist ve danışana eşit roller veren, ilişkide sorumluluğu her iki kişiye eşit oranda dağıtan bir bakış açısını içerir. Buna göre bu bakış açısıyla kurulan terapist danışan ilişkisi “yatay bir ilişkiyi” yansıtır ve gestalt yaklaşımı bu yönüyle dinamik kökenli terapi yaklaşımlarından ve klasik bilişsel-davranışçı yaklaşımlardan ayrılır. Gestalt yaklaşımına göre bu terapi ekollerinde terapist ve danışan arasındaki ilişki “dikey bir ilişkiyi” yansıtır; bunun anlamı terapist ve danışanın ilişkideki rollerinin eşit olmaması ve terapistin daha otoriter bir tutum sergilemesidir. Gestalt yaklaşımı ise otoriter bir tutum sergileyerek ya da nötr bir duruş sergileyip bir maskenin arkasından danışana seslenmenin ben-sen ilişkisini bozduğunu ve ilişkideki spontanlığa zarar verdiğini öne sürer. Gestalt yaklaşımında terapist spontan olarak otantik kendiliği içinde terapi odasında ilişkinin içinde danışanla birlikte olmaya çalışır ve ancak bu şekilde danışanla terapist arasında gerçek bir ilişkinin kurulabileceğini vurgular( Daş, 2006).

Gestalt yaklaşımı ve diğer ekoller arasında görülen bu yöndeki bir fark diğer ekollerin ilişkiye önem vermedikleri anlamına gelmez ancak gestalt yaklaşımı diğer yaklaşımlardan ayıran en önemli fark diyalog ilişkisini terapideki em önemli iyileştirici faktör olarak ele almasıdır.Örneğin klasik bilişsel davranışçı yaklaşımlarda değişimin kaynağı öncelikle terapide yapılan müdahaleler ve teknikler olarak ele alınırken ilişkiye ikinci derecede önem verilir; gestalt yaklaşımında ise terapist ile danışan arasındaki diyalog ilişkisi güçlü olduğu müddetçe kullanılan tekniklerin sadece bir araç niteliği taşıdığı ifade edilir. Terapistle danışan arasındaki diyalog ilişkisinin kurulabilmesi için terapistin bazı özellikleri göstermesi gerekir. Aşağıda bu özellikler bağlamında gestalt yaklaşımı ile diğer terapi yaklaşımları karşılaştırılmıştır:

Her şeyden önce terapistin danışanın varoluş biçimini kabul etmesi ve onun bu varoluş biçimine saygı göstermesi gerekir. Bu açıdan diğer terapi yaklaşımları da terapistin danışanı yargılamadan kabul etmesinin önemine dikkat ederler ancak gestalt yaklaşımına göre dinamik kökenli yaklaşımlarda yapılan yorumlar danışana terapisti tarafından olduğu gibi kabul edilmediği mesajını verebilir benzer şekilde klasik bilişsel davranışçı yaklaşımlarda terapinin erken aşamalarında yapılan müdahaleler danışana benzer bir mesajın gitmesine neden olabilir. Bu açıdan Şema terapisinin gestalt yaklaşımına yakın bir çizgide olduğunu söyleyebiliriz. Şema terapisinde de danışanla kurulan terapötik ilişkiye büyük önem atfedilir ve bu ilişkinin kurulması için her şeyden önce terapistin danışanı olduğu gibi kabul etmeye çalışmasının önemine değinilir (Klosko, Young, & Weishaar, 2009).

Diyalog ilişkisi içinde terapist aktif olarak varlığını ortaya koyar. Bu terapötik ilişkideki en önemli araç olarak değerlendirilir. Terapistin aktif olarak varlığını ortaya koyması ile kastedilen terapi sürecinin gidişatını , konuşulacak konuların içeriğini terapistin belirleyeceği anlamına gelmez aktiflikle kastedilen terapistin tüm varlığıyla görüşmeye girmesi ve kendini tamamen terapötik yaşantıya bırakmasıdır. Bilişsel davranışçı yaklaşımlarda da terapistin aktif rolü üzerinde durulur ancak burada aktiflikle kastedilen daha çok seansın yapılandırılması, konuşulacak gündem maddelerinin belirlenmesi gibi konularda terapistin aktif olmasıdır. Dinamik kökenli yaklaşımlarda ise terapist nötr ve objektif bir rol üstlenmeye çalışır, gestalt terapisti ise aksine kendi varlığını tüm spontanlığı ile birlikte terapi sürecine bırakır. Çünkü danışan karşısında ancak “gerçek” bir insan görebilirse terapistine tam anlamıyla güvenebilir ve o da varlığını spontan bir şekilde koyabilmek için cesaretlenebilir.

Terapistin tüm spontanlığı ile terapi odasında olması onun samimi ve iletişime istekli ve açık olduğu anlamına da gelir ; ki bu da diyalog yaşantısının oluşması için gereken kriterlerden biridir. Terapistin samimi ve iletişime açık olması ile kastedilen danışan için yararlı olduğunu düşündüğü noktalarda kendi duygu, düşünce, gözlem ve hatta deneyimlerini danışanıyla paylaşabilmesidir. Bunun için terapistin kendini olduğu gibi ortaya koyabilme cesaretine sahip olması gerekir (Daş, 2006). Bu özellik açısından gestalt terapi yaklaşımı dinamik kökenli yaklaşımlarla ayrışır özellikle klasik psikanalize yakın olan psikodinamik yaklaşımlarla tam bir zıtlık teşkil eder. Bu yaklaşımlar terapistin terapi ortamına kendi hayatından malzeme getirmesini hiçbir koşulda kabul etmezler; bunun terapi sürecini olumsuz etkileyeceğini düşünürler.

Gestalt terapisinde diyalog yaşantısının diğer terapilerden farkını bu kavramın babası olan Buber’in ifadeleri oldukça güzel özetlemektedir:

Diyalog kavramının öncüsü olan Buber( 1958) bu yaşantıyı “ ben sen ( I-Thou)” olarak tanımlarken diğer ilişki türüne “ben-o( I-It)” tanımını koymuştur. “Ben-sen” yaşantısında diğeri ile bir bağlantı varken “ Ben –O” yaşantısında “seperasyon” sözkonusudur. Buber’e ( 1958) göre sağlıklı bir günlük yaşamda her iki ilişki türü de gereklidir ve aralarında ritmik değişmeler vardır. “Ben-o” ilişkisi “Ben-sen” ilişkisinin tersine amaçlıdır, tasarlanmış ve niyet içeren bir ilişki türüdür. Bu ilişki türünde “ötekinin” nesnesel bir konumu vardır ve bir amaca hizmet edecektir. Bu ilişki türünde ilişkiden çok amaç yani iş daha önplandadır, “ilişkisel boyut” ikinci planda kalmaktadır. Gestalt terminolojisiyle “iş-amaç” şekil; “öteki” ve “ilişkisel boyut” fondur. “ben –sen “yaşantısı tam tersi özelliklere sahiptir. Buber( 1958) “ben-o” yaşantısını kontrata dayalı ( contractual), “ ben-sen” yaşantısını temasa ( contactual) dayalı olarak tanımlar. “Ben-o “ yaşantısında spontanlık gerekli değildir, şimdi ve buradadan çok geçmiş ve gelecek vardır. “Ben-sen” yaşantısında ise sadece şimdi ( present ) vardır. Bu beraberinde spontanlığı da getirmektedir. Buber’e göre İngilizcede “şimdi anlamına gelen “present” sözcüğünün aynı zamanda hediye anlamına gelmesi diyalog yaşantısını tarif ederken bu kelimeyi vazgeçilmez kılmaktadır çünkü ona göre “ben-sen “yaşantısı bir lütuf danışan ve terapist için bir hediyedir. Kişinin bu yaşantıda uzun süre kalması çok zordur. Ancak gestalt yaklaşımını diğerlerinden ayıran nokta bu yaşantıya ulaşmayı terapisinin hedefi haline getirmesi ve iyileşmenin kaynağını burada görmesinde yatar( Akt; Haris, 2000). Dinamik kökenli ve klasik bilişsel davranışçı terapi yaklaşımlarında ise yukarıda sözü geçen özellikleri göz önüne alındığında “ben-sen” ilişkisinden çok “ben –o “ ilişkisinin kurulduğu görülür. Şema yaklaşımı ise bu konuda klasik bilişsel davranışçı yaklaşımlardan ve dinamik kökenli yaklaşımlardan uzaklaşıp gestalt yaklaşımına daha yakın bir yerde durur. Bu yaklaşımda geçmişe önem verir; şemalarımızın temellerinin geçmişte oluştuğunu ifade eder ama bu şemaları şimdi ve burada içinde ele alır. Bu yaklaşımda da asıl iyileştirici olan terapötik ilişkinin kendisidir (Klosko, Young, & Weishaar, 2009).

Gestalt yaklaşımında tamamlanmamış işler:

Gestalt yaklaşımının temel önermelerinden biri, insanların eksik olan şeyleri tamamlama yönünde doğuştan bir eğilimlerinin olduğudur. Eğer bizim için önemli olan bazı ihtiyaçlarımız yeterince karşılanmadığında bunları tamamlamak için uğraşırız. Ancak gestalt yaklaşımda tamamlanmamış işlerle kastedilen daha çok ifade edilmeyen duygular, ya da bizim için önemli olan kişilerle ilişkilerimizdeki çatışmalardır. Buradaki asıl sorun bazı tamamlanmamış işlerin sabit gestaltler haline dönüşmesidir. Tamamlanmamış işler bireyi tamamlanmak için zorladıklarından tamamlanana kadar fonda kalmaya devam ederler. Kişi bunları tamamlamak için harcadığı enerji nedeniyle bir kısırdöngü içine girebilir ve hayatındaki diğer ihtiyaçlarının da giderilmesini aksatabilir. Sürekli fonda kalmaya devam eden tamamlanmamış işler şekil haline gelebilmek için sürekli fırsat kollarlar. Bu nedenle şekil ve fon hızlı bir şekilde yer değiştirir ve kişi içinde bulunduğu ana ve yeni yaşantılara odaklanmakta zorluk çeker (Daş, 2006).

Eğer tamamlanmamış işler kişinin hayatındaki belirli bir konu ile ilgiliyse kişi tüm yaşamını bu tamamlanmamış konuya göre belirler ve sürekli bu konu ile meşgul olur. Hayatını bu şekilde organize eder ilişki içinde olacağı kişileri de bu tamamlanmamış konu çerçevesinde seçer. Sonuç olarak tüm enerjisini tamamlanmamış bu konuya yönlendirir ve yeni ve farklı konular için enerjisi kalmamış olur. Üstelik onun için eksik kalan şeyi tamamlarken eskiden işlevsel olan ama artık işlevsel olma özelliğini kaybetmiş baş etme stratejileri kullandığı (davranış kalıpları gösterdiği) için istediği şeyi bir türlü tamamlayamaz sabitleşmiş bir gestalt içinde sıkışıp kalır.

Tamamlanmamış işleri nesne ilişkileri ve kendilik psikolojisi açısından ele aldığımızda; her iki kuramın zemininde bu kavramla ilgili unsurların olduğunu görebiliriz. Tüm dinamik kökenli yaklaşımlarda olduğu gibi nesne ilişkileri ve kendilik psikolojisi erken dönem çocukluk yaşantılarına büyük önem verir ve yukarıda da değinildiği gibi bu dönemde bizim için temel bakım veren kişilerle kurduğumuz ilişkilerin öneminin altını çizer. Bu ilişkiler çocuk için o kadar önemlidir ki eğer uygun ilişki ortamı sağlanamazsa çocuk hayatı boyunca eksikliğini hissedebileceği başka bir deyişle özlem duyabileceği karşılanmamış ihtiyaçlara sahip olabilir. Nesne ilişkileri ve kendilik psikolojisi açısından eksik kalan –tamamlanmayan işler- çok temel kişinin kendisiyle kendilik yapısıyla ilgili unsurlardır. Bir anlamda birey içinde sürekli bir eksiklik hissederek bunu tamamlama çabası içinde hayatını şekillendirir ( Tura, 2000).

Kendilik psikolojisi açısından eğer çocuk annesi tarafından yeteri kadar aynalanmamışsa yetişkinlik yaşamında da çocukluk döneminde karşılanmamış bu aynalanma ihtiyacını karşılayacak kendilik nesnesi arayışı içinde olur. Aynı durum çocukluk döneminde babanın kendilik nesnesi işlevlerini yeteri kadar yerine getirmediği zamanda gerçekleşir. Zira terapi ortamında da iyileştirici olan danışanın çocukluk döneminde tamamlayamadığı kendiliğiyle ilgili eksik unsurları terapi sürecinde tamamlayabilmesidir. Terapi ortamında uygun terapötik ilişki kurulduğunda danışan terapistine ihtiyacı olduğu aktarımı ( ayna ya da idealizasyon) yansıtarak geçmişte kazanamadığı eksik kalan kendilik işlevlerini tamamlamaya çalışır (Kohut, 2004) . Kendilik psikolojisinde tamamlanmamış işleri en temelde kendiliğin gelişiminde eksik kalan, gelişimi tamamlanmamış kendilik unsurları kapsamında ele alabiliriz.

Nesne ilişkileri yaklaşımının bu kavramı ele alışı kendilik psikolojiyle çok benzerdir. Nesne ilişkileri yaklaşımı da aynı konuları farklı kavramlarla dile getirir. Çocuklukta bizim için anlamlı olan kişilerle kurduğumuz ilişkilerde yeteri kadar onaylanmadığımızda, ihtiyacımız olan destekleyici ortam içinde bulunmadığımızda gereken güvenlik ve sıcaklığı alamadığımızda bu ihtiyaçlar tamamlanmamış halde yetişkinliğe aktarılır ve biz farkında olmasak da yetişkinlikteki yaşantımızı etkileyen tamamlanmamış işler olarak enerjimizin çoğunu tamamlanma yönünde tüketir ancak çoğunlukla bu tamamlanma arayışında şimdi ve burada için işlevsel olmayan yollar kullanıldığından bu enerji boşa harcanmış olur ve ihtiyaç duyduğumuz şeyler tamamlanmadan kalmaya devam eder; bu durum gestalt yaklaşımının sabitleşmiş gestalt dediği duruma denk düşer.

Bilişsel yaklaşımlara göre( şema terapisi, bilişsel davranışçı terapiler) çocukluktan başlayarak insanlar kendileriyle, diğer insanlarla, yaşadıkları dünyaya ile ilişkili bazı inançlar geliştirirler. Şemalar –temel inançlar – olarak isimlendirilen en temel -en derinlerdeki inançları ise diğer insanlarla ve dünyayla olan ilk deneyimleri sonucu gelişir ve bu inançları hiç sorgulamadan hayatın gerçeği olarak kabul ederler ( Beck,J; 2001 & Klosko, Young, & Weishaar, 2009). Bilişsel davranışçı yaklaşıma göre temelde 3 tane temel şema varken, şema terapisi bu şemaların sayısını daha fazla olarak ele almaktadır. Buradaki önemli nokta ise çocuğun temel bakım veren kişilerle ilişkisinin niteliğine ve çocukluk döneminde yaşamının dış koşullar nedeniyle ne derece kolay ya da zor geçtiğine bağlı olarak onay, kabul, sevgi destek gibi temel psikolojik ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanmamasında yatmaktadır. Örneğin çocuk temel bakım veren kişiyle kurduğu ilişkide yeteri kadar onay görmediyse, ihtiyaçları karşılanmadıysa “sevilmezim” yönünde temel şeması gelişebilir ve bu şema çocuğun yetişkinlik hayatını da şekillendirir. Kişide bu şemanın yarattığı eksiklik duygusu varlığını her zaman devam ettirir. Çocuk için kendi benliğini oluştururken diğeri tarafından aynalanmanın, onay görmenin öneminden bahsetmiştik; çocuk ancak bu şekilde kendini yeterli değerli ve sevilebilir hisseder. Bu temel ihtiyaçlar karşılanmadığında kişide onay alma sevgi alma ihtiyaçları tamamlanmamış bir iş olarak kişinin her zaman peşinden gelebilir. Bu açılardan baktığımızda kişi sevgi elde etmek, onay elde etmek için devamlı uğraşır( tamamlanmamış bir işi tamamlamaya çalışır) ancak genellikle kullandığı yöntemler şimdiki zamanda işlevsel olmayan yöntemlerdir ve birey bir kısır döngü içinde sıkışıp kalır ancak bilişsel yaklaşımlarda ara inançlar ve kurallar olarak ifade edilen inançları incelediğimizde iki yaklaşımının farklılaştığı yönler olduğunu da görebiliriz. Gestalt yaklaşımında yukarıda ifade edildiği gibi tamamlanmamış işler tamamlanana kadar fonda kalmaya devam ederler ve bu da kişinin enerjisinin çoğunu bu konuda geçirip hayatının diğer alanlarına odaklanmasını engeller.

Bilişsel yaklaşıma göre yetersizlik temel şemasına sahip olan bir bireyde bu inançla baş etmek için geliştirdiği ara inançlar (varsayımlar-kurallar-tutumlar) da gelişir(Türkçapar, 2008). Bir örnek üzerinden açıklamaya çalışırsak örneğin yetersizim temel şemasına sahip olan bir birey bu inancın acı verici etkileriyle baş etmek için “ her zaman çok fazla çalışırsam başarı olup yeterli olabilirim” gibi bir varsayım geliştirebilir ve yetersizlik duygusunun yarattığı eksikliği bir anlamda tamamlanmamışlığı telafi etmek için her zaman yapması gerekenden çok daha fazlasını yapmaya çalışarak hayatını gerçekçi olmayan çalışma koşullarına adayabilir . Bu şekilde birey geçmişte kazanamadığı yeterlilik hissini bu yollarla tamamlamaya çalışıyordur ve bu iş için harcadığı enerji nedeniyle hayatıyla ilgili diğer ihtiyaçları ile ilgili bir çok noktayı aksatabilir. Bu örnek gestalt yaklaşımındaki tamamlanmamış işlerle ve bu nedenle oluşan kısırdöngüyle büyük benzerlikler taşımaktadır. Ancak bilişsel yaklaşıma göre yetersizlik şemasına sahip olan bir başka bireyin bu şemayla baş etmek için kullandığı yol yani ara inançları daha farklı olabilir örneğin birey “ eğer az çalışır başarısız olursam bu başarısızlık yetersizliğinden değil çaba göstermememdir” gibi bir varsayım geliştirebilir; görüldüğü gibi bu varsayım diğerinin tam zıddıdır ve birey bu varsayımla her zaman daha az çabalayarak olduğundan daha başarılı olma seçeneğini kaçırmış olur. Böyle bir bireyin baş etme tarzında bir eksikliği tamamlamak yerine olası bir eksiklik durumuyla karşılaşmamak vardır . Bu yönüyle tamamlanmamış işlerden daha farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Şema yaklaşımda da kişi şemalarla baş ederken çeşitli yollar seçebilmektedir ya şemasına karşı çıkıp aksini gerçekleştirmek için hayatını adamaktadır (Klosko, Young, & Weishaar, 2009) ; bu tamamlanmamış işlere benzerken diğer baş etme yolunda şemasına teslim olmaktadır örneğin sosyal izolasyon şemasına sahip ve şemasına teslim olan bir birey bu şemanın kendini doğrulayan kehanet olmasını sağlayacak şekilde hareket etmektedir; temelde çok önemli bir ihtiyaçtan mahrumken-bir gruba ait olma onlarla bütünleşebilme- bu ihtiyacı tamamlamak yerine bu ihtiyacın yokluğunu kabul etmektedir. Bu örüntünün gestalt yaklaşımında tamamlanmamış işler kavramından daha farklı bir kavrama karşılık gelir. Böyle bir durumda kişi “bir gruba ait olma” ihtiyacından vazgeçerek bu ihtiyacı karşılamasını sağlayacak gestalti kapatmıştır, gestalt yaklaşımı bu durumu sabitleşmiş gestalt kavramı ile ele alır( Daş, 2006). Tamamlanmamış işlerde birey karşılanmamıiş ihtiyacını karşılamak için hala çaba sarf ederken sabitleşmiş gestaltlerde ise birey bu ihtiyacı karşılamaktan vazgeçer belli bir süre sonra bu ihtiyacını fark etmeyebilir. Ancak tamamlanmamış işlerini tamamlamaya çalışan bir birey eğer uygun olmayan yollarla bu çabayı sürdürüyorsa tüm çabasına rağmen ihtiyacını karşılayamadığı bir kısırdöngünün içinde kalabilir.

Gestalt terapisinde kutuplar;

Gestalt yaklaşımının kutuplar kavramı ile anlatmak istediği en özünde her şeyin zıddıyla var olabildiğidir. Bu bakış açısına göre bir şeyin ortaya çıkabilmesi için , bu özelliğin zıddının da aynı anda ortaya çıkması gerekir. Gestalt yaklaşımı her kutbu bir kişilik özelliği temelinde ele alır ve her kişilik özelliğinin bir boyut üzerinde yer aldığını, her boyutun iki ucunda birbirine zıt özelliklerin bulunduğunu öne sürer( Daş, 2006). Kişilik özelliklerini belirli bir boyut üzerinde ele alan bu bakış açısı bireyde birbirine zıt yönde olan tüm kişilik özelliklerinin var olduğunu , önemli olanın bireyin bunları kendi içinde ne kadar bütünleştirdiği ve gerekli ortamlarda nasıl kullandığı olduğunu söyler. Kişi gereken ortamlarda sakin olmayı başarırken gerektiğinde bu sakinliğin zıt kutbunda yer alan hareketliliği belli bir noktaya kadar öfkeli olmayı da kabul etmeli, birbirine zıt özellikler gösteren özelliklerini kendi içinde bütünleştirebilmeli, bu özellikleriyle uzlaşabilmelidir. Bu bakış açısı bireye her zaman farklı seçeneklerinin olduğunu, koşullara göre nasıl hareket edebileceğini belirleyen zengin bir davranış repertuarına sahip olduğunu gösterir ancak çoğu zaman bireyler kendilerinde olan ve olumsuz olarak değerlendirdikleri bu yönlerine sahip çıkmazlar. Gestalt yaklaşımına göre sahip çıkılmayan ve kişiliğin diğer yönleriyle bütünleştirilmeyen bu özellikler varlıklarını sürdürmeye devam ederler ve gelişmek için uygun bir ortam bulamadıklarından beklenmedik zamanlarda abartılı ve ilkel bir şekilde ortaya çıkma potansiyeli taşırlar ( Daş, 2006).

Dinamik kökenli yaklaşımların çocukluk döneminde kişiliğin gelişimini nasıl ele aldıklarına baktığımızda Gestalt yaklaşımının kutuplar kavramıyla ifade ettiği noktaların aslında kişiliğin gelişiminde -eğer gelişim dönemlerinde bir saplanma olmazsa -kişilik gelişiminin kendi içinde ulaştığı en yüksek noktalar olduğunu görürüz( Tura, 2000). Klein’in( 1946) kuramından yola çıkarsak; Klein doğuştan itibaren çocuğun içinde birbirine zıt özellikler gösteren iki içgüdünün olduğundan bahseder: saldırganlık içgüdüsü ve yaşam içgüdüsü diyebileceğimiz libido (Akt; Göka, Yüksel, Göral, 2006). Klein’in bu görüşleri Freud’dan temelini almaktadır. Klein’a göre, bebek onu bekleyen anneden içgüdüsel anlamda haberdar olarak dünyaya gelir ve kendi iç dünyasındaki ölüm içgüdüsüyle ya da yıkıcılıkla baş etmek için saldırganlığının bir bölümünü dış dünyadaki anneye yansıtır. Ancak diğer taraftan yaşam içgüdüsüne bağlı olarak iyi nesne ya da yardımcı nesne olarak algıladığı anneye sevgi de yatırır. Böylelikle bebek gelişiminin ilk evrelerinde dış dünyayı ve anneyi iyi ve kötü nesneler şeklinde algılar. Klein çocuğun dünyayı kesin hatlarla bölerek iyi ve kötü şeklinde algılamasının kendi içgüdüsel yapılanmasından kaynaklandığını öne sürer ve bunu normal gelişimin bir aşaması olarak değerlendirir. Bu zıt özelliklerin kendi içinde bütünleştirilmesi için önce çocuğun bunları ayrı ayrı tanıyıp bilmesi gerektiğinin önceliğine inanılır diyebiliriz. Klein’in kuramında yer alan bu bakış açısını gestalt terapisinde kutupların ele alınışında da görebiliriz. Terapide kutupların bütünleştirilmesi için öncelikle kutupların tamamen birbirinden ayrılması gerektiği vurgulanır yani birey önce kendi içinde yer alan birbirine zıt özellikleri ayrı ayrı bilmeli ve tanımlamalıdır(Daş, 2006). Bu Klein’in kuramında bebeğin gelişiminin ilk evrelerinde kendisiyle ve diğerleriyle ilgili temsillerin iyi ve kötü şekilde ayrı olarak algılandığı döneme benzetilebilir. Klein dışındaki diğer nesne ilişkileri kuramcıları da bebeğin gelişiminin ilk yıllarında dış dünyadaki nesneleri ve buna bağlı olarak kendisini iyi ve kötü olarak kesin sınırlarla ayırarak algıladığını öne sürerler. Çocuğun ihtiyaçlarına hemen karşılık veren, ihtiyaçlarını doğru bir şekilde tanımlayıp giderebilen anne iyi anne ihtiyaçları giderilen bakım gören bebek iyi bebek olarak algılanırken, bebeğin ihtiyaçlarının karşılanması konusunda annenin gösterdiği beceriksizlikler, şefkat ve ilgi göstermeyen anne kötü anne ve ilgi ve bakım göremeyen bebek de kendini kötü olarak zihninde kodlar. Bir başka deyişle bebek dış dünyayı ve kendisini iyi ve kötü olmak üzere kesin sınırlarla ayırarak algılar. Kernberg( 1996)

ve Klein( 1950; Akt; Tuna, 2000) bu dönemi “kısmı nesne ilişkileri” dönemi olarak adlandırır Kısmı nesne ilişkileri dönemi çift-değerlilik öncesi dönemi yani nesnenin ve buna bağlı olarak bebeğin kendilik algısının iyi ve kötü zihinsel temsiller halinde bölünerek yaşantılandığı dönemi ifade eder. Bütünsel nesne ilişkilerine geçildiğinde bebek kendisi ve nesnelerle ilgili zihinsel temsillerini bütünsel olarak algıladığı için bir çift-değerlilik ortaya çıkar ve bebeğin kendisi ve nesnelerle ilgili içsel temsilleri aşırılıklardan arınmış ve gerçeğe yakın bir hale gelir. Kuramcılara göre çift-değerlilik insanın ulaştığı en yüksek düzeydir. Bu kuramlarda ifade edilen çift-değerliliğin gestalt yaklaşımındaki kutuplar kavramıyla örtüştüğünü söyleyebiliriz ve diyebiliriz ki çocuğun sağlıklı gelişiminde ulaştığı nokta farklı özellikleri kendi içinde bütünleştirdiği, nesneleri ve kendisini birbirine zıt özellikleriyle birlikte algıladığı bir dönemdir. Ancak dinamik kökenli yaklaşımlarda bebeğin ulaştığı bu çift-değerlilik dönemi gelişimin sağlıklı bir aşaması olarak ele alınırken gestalt terapisinde olduğu gibi insanlığa genel bakış olarak bu kavramın bizim şimdi ve buradaki hayatımızı nasıl etkilediği üzerinde durulmaz. Genellikle sınır durum vakalarında bu bireylerin kendilik ve nesne algılamalarının bütünleşmemiş olduğu varsayılır ve bu bireylerin nesneleri ve kendilerini iyi ve kötü olarak algılayan yönleri bütünleştirilmeye çalışılır ancak gestalt yaklaşımı kutupları özellikle belirli bir patoloji bağlamında ele almaz hangi patoloji grubundan olursa olsun birey zıt yönlerini kabul etmediği ve bu yönlerin birbirini tamamladığını kabul etmediği müddetçe sorun yaşayacağını kabul eder ve danışanlarına da farklı yönlerini kabul etmesi, gerektiğinde bu özelliklerine sahip çıkması için seçim hakkına sahip olduğunu göstermeye çalışır.

Kohut( 2004) kuramında iki kutuplu bir kendilik gelişiminden bahseder. Kohut’ a göre bebek doğduğunda saf ve ilkel bir mutluluk, mükemmeliyet durumu yaşamaktadır. Başka bir ifadeyle bebek tümgüçlü bir varlık olduğu yanılsaması ile doğar. Freud çocuğun bu şekilde bir yanılsama içinde olması kendisini korumaya yönelik bir savunma olarak değerlendirir ancak bir süre sonra bu yanılsama hali yaşamın doğal koşulları aracılığıyla zorlanıcaktır. Bebek bu saf ve ilkel mükemmelliyetçi durumunu korumak için Kohut’a göre narsistik konfigürasyonlara sığınacaktır. Çünkü henüz kendiliği gelişmemiş tek başına var olamayacak bir canlı için hayatta kalabilmenin tek yolu budur. Bu narsistik konfigürasyonlar kendilik nesneleri aracılığıyla oluşturulur. Bebek kaybettiği saf mutluluk durumunu kendilik nesnesi işlevlerini kullanarak yeniden oluşturmaya çalışır. Bebekte canlanan büyüklenmeci kendilik uygun kendilik nesneleri yanıtları sayesinde yetişkinliğin ihtiraslarını oluşturan kendilik kutbuna, idealleştirilmiş ebeveyn imagosu ise gene uygun eşduyumsal ortamda gelişerek yetişkin kendiliğin diğer kutbu olan idealleri oluşturur. İhtiraslar kendiliğin kısa zamanda doyum bekleyen heyecan ve coşku yaratan gerçekleşmediklerinde şiddetli ruhsal tepkilere yol açan bölümüdür; idealler ise uzun soluklu hayatta bireye yol gösterici olarak yardım eden kendilik kutbudur, gerçekleşmediklerinde üzüntü yaratırlar. Kendiliğin bu 2 kutbu arasında çatışmadan çok bir gerilim vardır. Burada bir çatışmadan ziyade gerilimin olması aslında bu iki kutup birbirlerine zıt özellikler gösterse de kendi aralarında birbirlerini tamamladıkları ve böylece kendiliğin bütünlüğünü sağladıklarını göstermektedir. Bir başka ifadeyle bütünlüğü oluşturulmuş bir kendilikte ihtiraslar ve idealler uyum içindedir, dengelenmiştir. Kohut’un iki kutuplu kendilik tanımlamasında bazı yönlerin gestalt yaklaşımındaki kutuplar kavramıyla paralellikler taşıdığı görülmektedir. 2 kutuplu kendilikte de bir boyutun 2 ucunda birbiriyle zıt özellikler gösteren kendilikle ilgili yapılar vardır ve sağlıklı bireyde bu 2 kutbun ikisinin de bulunması ve kendi aralarında dengeyi korumaları gerekir. Kutuplar kavramında da bireylerde birbirleriyle zıt özellikler gösteren kişilik özelliklerinin bulunduğu ve sağlıklı olanın gereken durum ve zamanlarda bireyin bu özelliklerden birini kullanabilme özgürlüğünün olmasıdır. Bu özgürlükten ise kutupları arasında dengeyi sağlayabilen bir insan ancak yararlanabilir aynı şey kendiliğin 2 kutbu içinde geçerlidir diyebiliriz. Kimi zaman hayatta arzularımızın peşine takılmamız gerekirken kimi zamanda onları ertelemeyi bilip ideallerimiz için yol almamız gerekir, sağlıklı birey bu iki kısmı kendi içinde bütünleştiren ve iki kutup arasında esneklikle hareket edebilen bireydir.

Bilişsel yaklaşımlara göre kutuplar kavramını ele aldığımızda benzerlik boyutunda şunları söyleyebiliriz. Bilişsel davranışçı ekole göre bir çok insan belirli bir alanla ilgili ikili temel şemalara sahiptir. Örneğin yetersizlik şeması ile ilgili olarak birey “ben güçlüyüm” ve “ben güçsüzüm” şemalarına birlikte sahiptir; genellikle sağlıklı gelişim gösteren bireylerde normal zamanlarda ben güçlüyüm şeması aktifdir ve bireyin davranışları ve duyguları ve düşünceleri ( otomatik düşünceler-ara inançlar) üzerinde bu şema etkilidir ancak zaman zaman hayatla ilgili belirli sorunlarla karşılaşıldığında ve bu sorunlar geçmişte kendini zayıf hissettiği durumlarla benzerlik taşıdığında birey de bir süreliğine ben zayıfım temel şeması aktifleşebilir (Kuyken, Padesky, Dudley,2009). Bu bakış açısı gestalt yaklaşımında kutuplar kavramın ifade ettikleriyle oldukça örtüşmektedir. Kutuplar kavramı da birbirine zıt özellikler gösteren kişilik özelliklerine sahip olduğumuzu hayatta güçlü olmamız gereken durumlar olduğu kadar güçsüz olmamız gereken durumlarında olabileceğini ifade eder. Peki bu nokta da bu iki kuramın farklılaştığı yer neresi sorusunu cevaplamaya çalışırsak gestalt yaklaşımı birbirine zıt özellikler gösteren ve genelde içe almalar nedeniyle birey tarafından olumsuz olarak değerlendirilen kişilik özelliklerinin aslında gerektiğinde gayet işlevsel olabileceğini vurgular, kişinin belirli durumlarda güçsüz olmasının onun için olumlu olabileceği taraflarının olduğunu da vurgular. Ancak bilişsel yaklaşımlarda olumsuz olan temel inanç aktifleştiğinde bunun bir soruna işaret ettiği düşünülür ve bu yönünün aslında kişiye kazandırabileceği olumlu taraflara vurgu yapılmaz. Sağlıklı bireylerde bunun geçici bir dönem olduğu düşünülür ve bu dönem atlatıldığında yeniden kişide bu şemanın zıttı olan diğer şemanın aktif olacağı düşünülür. Gestalt yaklaşımı da sağlıklı bireylerin kutupların iki zıt ucu arasında esneklikle hareket edebilen bir insan olduğunu vurgular. Bilişsel yaklaşıma göre kişilik bozukluğu gibi bazı tanı gruplarında diğer insanlarda olduğu gibi şemalar ikili halde bulunmaz , bu kişilerde hemen hemen sadece olumsuz nitelikteki şemaların var olduğu diğer şemaların kazanılmadığı ifade edilir. Gestalt yaklaşımı ise bu kadar katı bir bakış açısı barındırmaz çünkü kutuplar kavramının dayandığı felsefe her şeyin zıttıyla var olduğunu öne sürer dolayısıyla kendisiyle ilgili çok olumsuz şemaları olan bireyin kendisiyle ilgili olumlu şema geliştirebilme potansiyeli vardır, kendi bünyesinde bu kutbu da barındırır ancak sadece bir kutba saklanıp kaldığı için diğer kutbun bulunduğu tarafa doğru hareket edebilme esnekliğini gösteremez.

Kaynakca:

Beck, J. ( 2001). Bilişsel Terapi Temel İlkeler ve Ötesi. Ankara: Türk Psikologlar Derneği Yayınları, 22

Daş, C. ( 2006). Büyümek ve Gelişmek. Gestalt Terapi Yaklaşımı. . Ankara: Hyb Yayıncılık

Goka, E., Yuksel, F., Goral, S. (2006). Insan Iliskilerinde Yansitmali Ozdeslesim. Turk Psikiyatri Dergisisi, 17 (1): 46-54

Haris, E. S. ( 2000). God, Buber and Practice of Gestalt Therapy . Gestalt Journal,23(1).

Kernberg, O. (1996). Sapıklıklarda ve Kişilik Bozukluklarında Saldırganlık. İstanbul: Metis Yayınları

Klosko, J., Young, J., & Weishaar, M. E. ( 2009). Şema Terapi. İstanbul: Litera Yayıncılık

Kohut, H. ( 1996). Kendiliğin Yeniden Yapılanması. İstanbul: Metis Yayınları

Kohut, H. ( 2004). Psikanalizin Öteki yüzü. İstanbul:İthaki Yayınları

Kuyken, W. , Padesky, C. A. ,Dudley, R. ( 2009). Collaborative Case Conceptualization. Working Effectively with Clients in Cognitive Behavioral Therapy.New York: Guildford Publication

Sakarya, S. ( 2002). Gestalt Terapisinde Diyalog İlişkisi. Temas: Gestalt Terapi Dergisi. 1. (1), 43-61

Tura, S. M. (2000). Günümüzde psikoterapi. İstanbul: Metis Yayınları

Türkçapar, H. ( 2008). Bilişsel Terapi. Ankara: Hyb Yayıncılık

Winnicott, D.W. ( 1998). Oyun ve Gerçeklik. İstanbul: Metis Yayınları

 
Etiketler:
gestalt, bilişsel, terapi, kutuplar, dinamik, diyalog
Bu yazı toplam 11489 kez görüntülenmiş.
 
Yorumlar
 
 
Yeni yorum ekle
Adınız: *
E-Posta Adresiniz: *
Web Sayfanız:
Yorum Başlığınız:
Yorumunuz: *
7 + 9 = *
 
 
Üye olmak istiyorum   Şifremi unuttum
    Aktivasyon kodu
Gestalt Terapisi Blogundan Son Yazılar
Gamze Yildirimli tarafından yazılmış
 
 
En Popüler Yazılar
1
Tuba Erzan tarafından yazılmış
 
2
Sedar Ertaş tarafından yazılmış
 
3
Filiz Olcayto tarafından yazılmış
 
4
Mehmet Kartal tarafından yazılmış
 
5
Gamze Yildirimli tarafından yazılmış